• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

“Olmak”, “Sahip Olmak”tan mı Geçer?

Nazlı Doğan Özsöz

Nermin Yıldırım’la, Mirgün Cabas ve Can Kozanoğlu’nun Storytel bünyesinde yaptıkları ‘İlk Sayfası’ podcast serisi ile tanıştım. Benim için çok geç bir buluşma olduğunu söylemek isterim. Çünkü böylesine zengin, iddialı ve muzip bir dil ile karşılaşacağımı, dertlerimizin bu denli benzer olduğunu ve bana bir kanepeden saatlerce kalkmadan bir solukta roman bitirme keyfini yaşatacağını bilmiyordum.


Dokunmadan, Adalet karakterinin “Öleceğimi öğrenince çok şaşırdım” cümlesiyle okuyucuyu ilk kelimelerden içine alan ve hatta hapseden etkileyici bir roman. Adalet, öleceğini öğrenince ilk günahını telafi etmek için bir yolculuğa çıkar. Bu da yazarın Ev romanı gibi bir yol hikâyesi aslında.


İlk günah meselesi, itaatsizliğin ilk örneği olarak kabul edilen Âdem ve Havva’nın yasak elmayı yemesiyle başlıyor. Adalet ilk günahını henüz küçük bir çocukken engelli bir çocuk olan Mahsun’un elinden zorla oyuncak bebeğini alıp, geri vermemesiyle işler. Mahsun’un annesinin bebeği sorması da gerçeği söylemeye itmez Adalet’i. Başka bir çocuk için çok şey ifade eden ama kendisinin beğenmediği tek gözlü, çirkin ayıcığı zorbaca tekeline alıp, engelli çocuğa acı çektirmesiyle yüzleşmek için yola çıkmasıyla hikâye işlemeye başlar. Hıristiyanlıkta ilk günahın tüm günahların kaynağı olduğu inanışı vardır, bu noktadan yola çıkarsak Adalet de ilk günahını temizleyerek sonraki günahlarını da telafi etmiş olmak istiyor gibi görünüyor, zaten hepsini telafi edecek zamanı da yok. Adalet’in geçmişi tek bir günahla sınırlı değil. Erich Fromm, Sahip Olmak ya da Olmak incelemesinde bağışlanmanın ağır koşullarından şöyle bahseder: “Suçlu, suçundan pişmanlık duymak, cezasına razı olmak ve cezayı kabul etmek zorundadır. Günah(itaatsizlik) → suçluluk duygusu → otoriteye teslimiyet (ve cezalandırılma) → bağışlanma süreci, insanı her itaatsizliğin daha çok itaate sürüklenmesi durumu ile baş başa bırakan kısır bir döngüdür.” (s.156) Adalet de işlediği günahın suçluluk duygusuyla cezalandırılma/cezasını çekme arzusuyla bir bağışlanma sürecine girmeyi arzulamaktadır. Yaptığı hata içini kemirir. Adalet, aslında ilk günahının bu olmadığını, çok ağır sonuçlarla yüzleşerek bir ömür geçirdiğini bilse de tamir edebileceği ilk günahını seçtiğini söylemekten de çekinmez. Zira Adalet daha küçük bir çocukken mahallenin duvarına babasını erkek arkadaşıyla öpüşürken gördüğünü yazmış ve bunu tüm mahalleliye ilan etmiştir. Hemen ardından babası bir trafik kazası sonucu, intihar mı kaza mı olduğunu bilemediğimiz bir şekilde, ölüvermiştir. Bunun bir telafisi olmadığını bildiği için ilk günah olarak babasının ölümüne sebebiyet vermeyi değil de Hülya bebeği sahibine götürmeye karar vermiştir.



Fromm aynı çalışmasında “sahip olmak” güdüsünün yapısından şöyle bahseder: “İnsanların ‘sahip olmak’ biçiminde davranmalarının nedeni, özel mülkiyet kavramının karakterinde gizlidir. Bu tür davranışta en önemli şey, sahip olmak; en büyük hak ise sahip olanı saklamak ve kendinin kılmaktır. Elde olanı tutmak eğilimindeki bu güdü, diğer bütün isteklerin ve güdülerin önüne geçer, sahip olmanın yararlı bir biçimde kullanılmasını bile engeller. Böyle bir davranış Budizm’deki ‘ihtiras’ ya da Yahudilik ve Hıristiyanlıktaki ‘açgözlülük’le eşanlamlıdır ve her şeyi, kişinin egemenliği altındaki ölü ve cansız nesnelere dönüştürmekten başka bir işe yaramaz.” (s.104)


Adalet karakteri de aslında kendi açgözlülüğüyle yüzleşmektedir. Kendisinden zayıf bir çocuğa zorbalık yaparak, bile isteye canını yaktığının farkındadır, sinsi ve zalimce davranmıştır henüz küçük bir çocukken. Dahası babası beş buçuk yaşındayken ölmüş bu çocuğun tepkilerini takip ettiğimde kusmak istediği öfke ve hissettiği eksiklik duygusunun gerçeği yüzüme çarpmıyor değil. Mahsun’un oyuncağına el koyduktan bir süre sonra Müşü diye hitap ettiği nenesinin, fazla oyuncaklarını kimsesiz çocuklara verelim teklifine karşılık oyuncakları tek tek sobaya atıp yakmaya başlaması, karakterin dinmeyen öfkesine dair büyük bir ipucu veriyor. Adalet’in yaş almış hali de aksi, huzursuz, zor ve öfkeli. “Kabahatler denizinde su yutarak” geçirdiği ömrünü sadeleştirip, huzurlu bir ruhla dünyaya veda etmek son arzusu olan Adalet’in, göbek bağını kendisinden başka kesecek kimsesi yok.


Kendisini korkak hatta kötü insan olarak nitelendirdiği bir olayı da okul yıllarında yaşıyor; arkadaşı dayak yerken kimseye haber vermeyişi dahası kimin yaptığını soran öğretmenine karşı sessiz kalması onu vicdan muhakemesine itiyor. Buna rağmen gördüklerini kimseye söylemiyor. Bencil ve suya sabuna dokunmayan bir profil çiziyor yazar. Peki yazar bu profili çizerken, neden Adalet yolculuğu sırasında yeni girdiği şehirlerde rüzgârın getirdiği taciz, tecavüz, istismar, işkence seslerini duyuyor? Bir pazar yerinde kaybolan çocuğu aramak için herkes seferber olurken Adalet neden öylece duruyor? Öylece dururken kulağına gelenlerle boğuşuyor? Dahası kendisine ilginç gelen üçüncü sayfa haberlerini gazete kupürlerinden keserek bir defterde biriktiriyor, duyarlılıklarını nesneleştiriyor, adeta kanıtlıyor. Bu bilgilerle karakter için bencil ve kötü nitelemelerini yapmak zorlaşıyor. Çünkü bir insan salt iyi ya da salt kötü olmaz. Hep bu değil midir gerçek hayatta da kafamızı karıştıran zaten? Salt kötüden nefret edip yok saymak onu bir şekilde cezalandırmak rahatlatacak bir eylemken, kötülükler yapmış -aslında- iyi bir insanı, ölüme ve ilk günahını tamir etmeye giderken yargılamak pek mümkün olmuyor. Yazar bu noktada okuyucunun duygu dünyasına ustaca çomak sokuyor.


Adalet çok küçük yaşta babasını kaybetmiş, babasının kaybıyla annesi de katlanılmaz bir kadın haline gelmiş bir karakter. Babasının ardında bıraktığı günlükler, annesine büyük bir hayal kırıklığı yaşatmakla kalmıyor, onu dokunmadan yaşayan bir karaktere dönüştürüyor. Obsesif kompülsif bozukluk ile mücadele ederken kızını kendisinden uzaklaştırıyor, sevgisizleşiyor. Bu yüzden Adalet istenmeyen biri gibi hissederken, sevmenin ve dokunmanın ıstırap veren yanları olduğuna inandırmış kendisini yıllarca. Her ne kadar babaannesinden sevgi görse de bu yaşadı