top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Füruzan ve Benim Sinemalarım


Sitare Kanşay Sarayönlü

Füruzan’ın öykülerini okumak benim için gül bahçesinde dolaşmak gibidir. Kırmızılı, beyazlı, pembeli, sarılı rengarenk, çeşit çeşit güllerin kokularıyla kendimden geçerken, dikenler canımı yaksa da katlanırım. Göçmenlerin, baştan çıkarılan reşit olmayan kızların, birbirlerinden başka tutunacak dalı kalmamış kadınların, yoksullaşmış insanların öyküleridir bunlar. Öyle yenilir yutulur cinsten metinler değildir. Yine de nadide birer dantel motifi gibi, özenle, emekle, ustalıkla ve öylesine inceliklerle örülmüşlerdir ki; o öykülerin her birinin ayrı bir köşesi vardır belleğimde. Dingin zamanlarımda Füruzan’ın öyküleri beni çağırır. Benim Sinemalarım adlı öyküsü ise en sevdiklerimdendir.


Füruzan 1932 senesinin 29 Ekim’inde İstanbul’da dünyaya gelmiş bir cumhuriyet çocuğudur. Henüz dört yaşında babasını kaybetmiş, annesi tarafından büyütülmüştür. Bundan olsa gerek, tek başına kızını büyütmeye çalışan annelerin yaşam mücadelesine dair birçok öykü yazmıştır. Çocukluğundan beri İstanbul’u keşfetmeye olan merakının izleri de bolca görülür öykülerinde. 1956 yılında başlayarak, 2003 yılında yayınlattığı son eseri Toplu Öykülere kadarki 47 yıllık yazarlık serüveninde Sait Faik Hikâye Ödülü ve TDK Roman ödülü dahil birçok ödül almış, öyküleri farklı dillere çevrilmiştir.



Benim Sinemalarım yazarın ustalık dönemi öykülerinden bir tanesidir. Yoksul bir anne babanın ikili bir yaşam süren kızı Nesibe’nin hüzünlü hikayesidir anlatılan. Nesibe, İstanbul’un Beyoğlu’na çıkan bir sokaklarından birinde yaşar. Öyle ki, yaşadığı sokakta “Evlerden çıkanlar, çevrelerine bakmadan eğik yürüyüp, çeşitli yönlere açılan dar sokaklarda kayboluyorlardı(r)“ Yazar bu cümleyle, sokakta yaşayan insanların etraflarında olan bitenle ilgilenmeyecek kadar kendi dertleriyle, ekmek kavgasıyla, meşgul olduğunu ifade eder. Örtük ifadelerle, olan biteni vurucu bir şekilde okurun önüne serebiliyor olması yazarın becerilerinden bir tanesidir.


Füruzan’ın yoksulluğu en iyi betimleyen yazarlardan biri olduğunu düşünürüm. Öyküde yoksulluk, yoksunluk ve çaresizlik teması; dizleri yamalı pantolonlarda, kadınların gevşek örgülü yıpranmış yün hırkalarında, rengi atmış kıyafetlerde, ev terliklerinin topuklarındaki yırtıklarda, çocukların zayıf çenelerindeki kararmış yara kabuklarında anlatılır. Sadece insanlar değil; mekanlar da fakirliğin izlerini taşır. Süpürgelerin örtüsüz tahtalarda çıkardığı sesten, Malta taşlarının yıllarca basılan çöküklüğüne, merdivenin tutamaklarına çocukların evcilik oynarken bağladıkları renkli basma artıklarından, kuyulu incirliği gören mezarlık gibi gömük odalara dek her detayda içimize işler yoksunluk. Öyküde, yoksulluğun simgesi olarak, fakir evlerinin, kiralık odalarının açıldığı yer olarak “taşlık” temasının birkaç yerde, özenle, tekrar tekrar vurgulandığı görülmektedir.


Öykü, atlamalı bir kurguyla sondan başa doğru ilerler. Anlatıcı, üçüncü tekil şahıs olmasına rağmen olaylar ağırlıklı olarak Nesibe’nin bakış açısından anlatılır. Nesibe’nin evi terk edişinden birkaç gün sonrasında başlar, Nesibe’nin evi terk etmesine sebep olan süreci anlatır ve evi terk ettiği gece yarısı sonlanır. Füruzan’ın öykülerini tasarlama sürecinin aylar, hatta bazen yıllar boyu sürdüğünü; öykülerin çatısını oluşturmak için çok zaman harcadığını biliyoruz. Öykünün çok katmanlı kurgusunun, okuru yormaksızın, olanca açıklığı ve doğallığıyla ilerleyebilmesinin sırrı bu olmalı.


Görünürde Beyoğlu’nda tezgahtarlık yapan, gerçekte ise birkaç yıldır hafta sonları yaşlı erkeklerle para karşılığı birlikte olan Nesibe, anne babasına maaşına zam yapıldığı yalanını söylemektedir. Anne, babası olan bitenden habersizmiş gibi anlatılır. Oysa, annesine aldığı dikiş makinası, yeni kıyafetleri, hatta “ilkbahar başı palto bile dikinmesi” etraftaki komşuların gözünden kaçmamıştır. Her ne kadar anne “Sus…Hiçbir ana böyle bir şey bile bile evet demez,” dese de okur açısından inandırıcı olmaktan uzaktır. Burada yazar, okurun zihnine bir çentik atarak, “yoksulluk insanı, birtakım gayri ahlaki şeyleri görmezden gelmesine sebep olacak kadar çaresiz bırakabilir mi” sorusunu sormasına vesile oluyor. Hikâyenin kırılma noktası olan, Nesibe’nin annesiyle yüzleştiği kısımda annesine “Sen de biliyorsun, yaşlı adamlarla gezdiğimi bal gibi biliyorsun. Genç adamlar hoşunuza gitmiyor yalnız,” demesi de bu tezi doğruluyor.


Füruzan, hüzünlü karakterlerin iç çatışmalarını çok iyi anlatan bir yazar. Öykü karakterleri etrafta olan bitene, seslere, kokulara, ışıklara duyarlı kişiler. Nesibe’nin bölünmüş hayatının getirdiği iç çatışmalar, parçalanmış benliği öykünün bel kemiğini oluşturuyor. Hafta sonları platonik gezintilere çıktığı iyi aile çocuklarının yanında “güzelce ütülenmiş ak bluzu, renkli karelerle bezeli eteği, sıkı taranıp at kuyruğu bağlanmış saçları” ile nazlatılan aile kızı sesiyle konuşur Nesibe. Oysa ki plaj odalarında her türlü aşağılanmayı tatmıştır. Ancak, ne yaparsa yapsın, kuytularda tek başına yüklendiği utançların izini aynada bir türlü göremez. Kendi kendine öfkelenir. Yoksulluğa duyduğu isyan ile, yaptıklarından duyduğu vicdan azabının çatışması içindedir. “Hamarat annesinin tertemiz tuttuğu çarşaflardan gelen temizlik, sabun kokusu sanki daha çok incitiyordu Nesibeyi,” satırlarıyla yine örtük, ama bir o kadar çarpıcı anlatılır vicdan azabı. Füruzan’ın yarattığı karakterlerin gerçekçiliği, okuyanın öykünün içine girmesinin ötesinde, öyküyü sahiplenmesine sebeptir. Öyle ki, Benim Sinemalarım ı okurken Nesibe’nin yalnızlığına ortak olmak, yaşadığı drama ve karmaşaya derman olmak için yanıp tutuşur, kâh öfkelenir, kâh kahroluruz.

Toplumumuzdaki, “el alem ne der” çerçevesine sıkıştırılmış, başkalarının ne gördüğü, ne düşündüğü, ne söylediği eksenindeki, içi boşaltılmış namus kavramını sorgulatıyor metin. Babası Nesibe’ye genç bir erkekle görüldüğü için şiddet uygular. Oysa Nesibe yıllardır yaşlı erkeklerle yatarak eve para getirmektedir. Nesibe’nin gözüyle “Yılların gölgelerini saklayan taşlıklarla dolu evlerde gelişen, çocukluğunun kıyıcı, sızlatıcı, keskin ve yıpratıcı korkusudur” namus korkusu. Ellerinde hiçbir umudu kalmayan insanların, son tuttuğu daldır. Öyle ki Nesibe’nin gidişinin ardından “Onu hiç bulamayacağız. Bulsak da kim bilir başına n