Ara

Kadınlar kalemi eline aldığında, semizotları boy verir


"Karşımızda bir soru var: Kadınlar her geçen gün sayısı artan tökezleticilere rağmen nasıl yazacak?

Elbette, yaşanan her anın, her örselenmenin, tökezlemenin, salgın da dahil, bir hikayesi var. Soru şu ki, bunları kim yazacak? Sorumu daha açık sorayım. Tükenmişlikle karşı karşıya olan bir çalışan kadın eline kalemi alabilecek mi? Kendine ait bir dünyada yaşayamazken, kendine ait bir oda bulabilecek mi?"

Covid salgınından bitmeyen şiddet salgınına, bir iki tokattan geçip hayatı ve kalemi eline alanlara, semizotlarından eko-feminizme... Ayşegül Tözeren yazdı.

Ayşegül Tözeren

İnsanlar, yüzyıllardır, doğaya etkileri arttıkça, bu çağın antroposen, insan merkezli olacağını ilan etmişlerdi. Yaşadığımız her gün yeni bir bilgi fırtınasına maruz kalıyorduk, teknoloji günden güne ilerliyordu. Hızlanıyorduk, çok hızlanıyorduk!... Daha çok seyahat ediyor, daha çok denizaşırı yolculuk yapıyorduk, ayak izlerimiz dünyanın her yerindeydi. İktisadi akıl sonsuzlaşırken, offshore bir insanlığa doğru ilerliyorduk. Köklenmenin anlamı yoktu, şimdi ve her yerde olmalıydık. Biz hükümran avcılardık, avsa bizim dışımızdaki her şeydi.



Umay Umay’ın şiiri gibiydi hayat. Ancak “bizi çok kazanırsak affediyorlardı.”


Sonra dünya birden durdu.


Dünya bundan yaklaşık bir yıl önce, geçtiğimiz Mart ayında, iyimser bir ifadeyle, geçici olarak kapandı. Dünyanın “hükümranı” görkemli insanlığı Dünya Sağlık Örgütü’nden Dr. Tedros’un deyimiyle aşağılayan, ufacık bir virüstü. Virüsün bulaş zincirini kırmak için evlerimize kapanırken, balkonlarımıza ektiğimiz semizotları boy verdi, aldığımız onca giysinin pek de kıymeti kalmadı, aslında paranın da eskisi kadar kıymeti yoktu. Daha zengin olan, daha çok tuvalet kâğıdıyla evde sıkılıyordu.

Umay Umay’ın şiiri gibiydi hayat. Ancak “bizi çok kazanırsak affediyorlardı."

Küresel salgın bir anda dünyanın tavanına asılı spot ışıklarını açıverdi. Örtük olan hakikatin bulunduğu sandık açıldı. “Eski normalde” her ne varsa, en cart rengiyle görünmeye başladı (Cart rengi gibi bir ifade kullanıp, herhangi bir düşünürden alıntı yapmayı seçmediğim için okurdan özür dilerim, ama öyle). 2020 yılındaki 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Gününde yapılan açıklamaya göre 327 günde en az 253 kadın öldürüldü, en az 715 kadın şiddete maruz kaldı. Öldürülen kadınların %65’i eş, eski eş, sevgili tarafından; %48’i kendi evlerinde öldürülmüştü. Milenyumun küresel salgınına dair bir roman yazılacak olsa sanırım, Kolera Günlerinde Aşk’ta olduğu gibi anlatılacak bir “aşk” bulmak güç olur.


Birleşmiş Milletler Kadın Birimi’nin yaptığı araştırmaya göreyse, pandemide şiddet gördüğü için çağrı merkezine gelen aramalar 5 kat artmış. Yaşadığımız coğrafyada bundan yedi yıl önce yapılan bir araştırmada, kadınların yüzde seksen dokuzunun şiddet gördüğünde hiçbir yeri aramadığını söylüyordu. Bunu okuduğumda Duygu Asena’nın tam kırk yıl önce yazdıkları aklıma geldi. Yazının başlığı “Kadın Döven Zavallılar”dı:


“Toplumumuzda –gelişmiş ülkelerde bile- dayak yiyen kadınların sayısı inanılamayacak kadar fazla. Ama Almanya ve Fransa gibi gelişmiş toplumlar dayak yiyen kadınların barınmaları için özel dernekler, evler kurmuşlar. Bu bile önemli bir aşama. Bizdeyse durum çok farklı, filmlerimizden tutun da, gerçek yaşamımızdaki örneklere kadar yoğun bir kalabalık, dayak atmayı ve yemeyi hiç yadırgamıyor. Demek ki “dayak yiyen kadınlara yardım dernekleri”nin işe başlamasının yadırganma olasılığı çok fazla. Hiç ummadığım düzeyde bir kadın, birisinden söz ederken, “Şekerim kocası dövüyormuş, bir-iki tokat hadi neyse, yüzü gözü çürüyor kadıncağızın” diyebiliyor. “Bir iki tokat neyse”… Lafa bakın… Acı gerçeğe bakın. Bir-iki tokadı doğal karşılıyor kadın…” Bu sözcüklerin neredeyse üzerinden bir ömürlük zaman geçti, bu algının tamamen değiştiğini belirtmek, kendimizi kandırmak olur. Milyonlarca kadın halen, erkeklerden fiziksel ve psikolojik şiddet görmeye devam ediyor. Duygu Asena gibi yıllar içinde çoğalan sayıda kadın da, kız kardeşlerinin kulağına, şiddetin hiçbir türlüsünün doğal olmadığını söyleyerek, “itiraz et!” diye fısıldıyor. Yazıyı alıntıladığım kitabın adı mı, neydi? “Değişen bir şey yok.”


Buzağıya dantel çorap giydirmek


Asena’nın dilinin hem bu kadar vurucu hem de rahatsız edici olmasının nedeni “eksik gönderge”den hoşlanmaması. Politik doğruculuğa çekilip, terminolojik ifadeler kullanmıyor, açıkça “dayak atan erkek”, “dayak yiyen kadın” diyebiliyor. Aslında kült romanı “Kadının Adı Yok”un sihri de tam burada ve elbette ki, geniş zamanı sezişinde. Romanında erkeklerin kadınlara tavrıyla, hayvanlara karşı tavrının benzerliğine işaret etmişti. Romanda ana karakterin babası, kızının arkadaşlarına nasıl hodbin davranıyorsa, sokaktaki hayvanlara karşı da öyleydi. Asena’nın romanında sezdirdiği tahakkümün tek oluşu, bir canlıya zulmün bir diğerine de yönelebileceği vurgusu şu anda yüksek sele tartışılıyor. Carol J. Adams, “Ne adam, Ne Hayvan” isimli kitabında şu sözcükleri yazıyor: “feminizm yalnızca kadınlarla erkekler arasındaki ilişkilere değinmez; aynı zamanda gerçekliğin sosyal yapısını açığa çıkarmaya yardımcı olan analitik bir alettir de. Örneğin feminizm, toplumsal cinsiyetin hayvanların gördüğü baskıda da bir simge oluşunu tanımlar. Buna bir buzağıya dantel çorap giydirmeyi de içeren rodeo müsabakaları örneği verilebilir.”



Bir başka pencereden bakarsak, dünyada kadınları, daha geniş bir ifadeyle, beyaz ve erkek olmayanları da yaşatmanın yollarını arıyoruz, diğer bir pencereden baktığımızdaysa, teknolojinin ve ilerlemenin altın çağında Mars’taki hayata göz kırpıyoruz. Uzaya yolculuk eden ilk kadın olan Valentina Tereşkova’nın uzaya hazırlandığı programdaki bedensel ve zihinsel düzeyde ileri derecede zor derslerden ve sınavlardan geçerken ve uzaya, bilinmeze gitme cesaretini gösterebilirken, ailesine, çalışma arkadaşlarına bir yıl boyunca uzaya gideceğinden de, bu hazırlıklardan da söz etmemesi tesadüf olmamalı. Oysa onun yerinde bir erkek olsaydı, bu yolculuğu öncesiyle birlikte övgüyle yakınındakilerle paylaşabilirdi. Belli ki Valentina, uzaya gitmekten zorunun, toplumsal cinsiyetin öğretilmiş değerlerinden farklı davranmak olduğunun farkındaydı.


Pandemi sürecinde gerçekliğin her boyutuyla en sert biçimde yüzleşirken, toplumsal cinsiyet kodlarının da en belirgin yüzüyle karşılaştık. Kapandıkça, evde geçirilen zamanın artışı, salgın ile birlikte evin içine giren her nesnenin yıkanmaya çalışılışı yani “temizlik önlemleri” ile kadınların erkeklere göre üç katı yaptığı ev içi ücretsiz emeğin makası iyice açıldı. Buna uzaktan eğitimdeki çocuklar da eklendiğinde, özellikle kadınların, bir de yarı zamanlı öğretmenlik görevi üstlendiğini görmekteyiz.

Gerçek yaşamda kadınların ücretsiz ev içi emeklerinde örtülemez bir artış varken, kadınların edebiyat ürünlerine bu durumun hiç yansımayacağı düşünülemez. Kadınların edebiyat ürünlerinde nicel düşüş mü olacak, yoksa kalemi ele alan kadınlar, yazarlık dışındaki bir işe gereksinim duymadan yaşamını sürdürebilenler mi olacak?

Karşımızda bir soru var: Kadınlar her geçen gün sayısı artan tökezleticilere rağmen nasıl yazacak?


Elbette, yaşanan her anın, her örselenmenin, tökezlemenin, salgın da dahil, bir hikayesi var. Soru şu ki, bunları kim yazacak? Sorumu daha açık sorayım. Tükenmişlikle karşı karşıya olan bir çalışan kadın eline kalemi alabilecek mi? Kendine ait bir dünyada yaşayamazken, kendine ait bir oda bulabilecek mi? Akademik yayınların sayısı patlarken, kadınların yazar olarak yer alma oranları azalıyor. Edebiyat ürünlerinde de paralel olup olmadığına ilişkin bir çalışma bulunmuyor. Gerçek yaşamda kadınların ücretsiz ev içi emeklerinde örtülemez bir artış varken, kadınların edebiyat ürünlerine bu durumun hiç yansımayacağı düşünülemez. Kadınların edebiyat ürünlerinde nicel düşüş mü olacak, yoksa kalemi ele alan kadınlar, yazarlık dışındaki bir işe gereksinim duymadan yaşamını sürdürebilenler mi olacak? Her iki olasılıkta da, insanlar kapanırken, edebiyat da belli mahallere kapanmaz mı?


Kadınlar edebiyat ve şiirde de yüzyıllardır kendilerine ait bir oda istiyor. Kalemi ele alanın cinsiyetinin önemi olmadığını düşünenlere, kalemi eline alana kadar geçen yaşamı işaret etmek isterim. Ev içi, ev dışı emek yüküne, yönelen fiziksel, psikolojik şiddete rağmen kadınlar ellerine kalemi alıyor. 25 yıldır hiç değişmeyen erkek jürilere rağmen kalemi alıyor. Yıllardır hiç değişmeyen erkek editörlere, gazetelerdeki köşelerin sahiplerine rağmen kalemi alıyor. Bazen mahlaslarla yazıyorlar; o da maskeyi ismine takıp da sözcüklerine takmamak için.


O zaman artık söyleyelim.


Bir kadının kalemi eline alışı, kendine ait bir oda kadar, başka bir dünya arayışıdır.