Öykü: Dar Sokaktaki Evler
- Litera

- 8 Ağu 2025
- 5 dakikada okunur
“Zenginin Allah’ında her şey var. Her şeyi veriyor ona. Fakirin Allah’ı da fakir ki bir türlü güldüremiyor onu.”
Ali Çağlar Kale
Çocuk sağ eliyle, gözlerini kapatan bordo renk bereyi düzeltince çapaklı gözleri ortaya çıktı. İki tekerli, dört köşesindeki uzun demirleri torba bezlerle sarılarak kapatılmış arabasını çöp konteynerlerinin yanına sürdü. Durdu. Kafasını kaldırıp etrafı izledi. Rengi atmış montunun cebinden çıkardığı bir avuç beyaz leblebiyi attı ağzına. Ağzı bir makineymişçesine öğütüverdi leblebileri. Eline baktı. Bembeyaz olmuş elini görünce güldü. Dudakları da bembeyazdı fakat onu göremezdi. Kim bilir dudaklarını görse nasıl gülerdi? Ellerini birbirine vurarak çırptıktan sonra gözlerindeki çapakları temizledi. Çöp konteynerlerinin yanına bırakılmış karton kolileri ayaklarıyla ezdi. Ezilen kolileri üst üste dizip arabaya attıktan sonra konteynerlerin içine baktı. Plastik şişeleri görüp sevindi. Kollarıyla asıldı konteynere. Ayakları yerden kesildi. Vücut ağırlığını sol kolunun üzerine verip sağ elini konteynerin içine daldırdı. Plastik şişeleri tek tek yakalayıp dışarı attı. Oflayarak bıraktı kendini. Yüzünü buruşturdu, sol kolunu ovdu. Yerde biriken şişeleri alıp arabaya attıktan sonra yürüdü.
Geniş caddelerin kesiştiği dört yol ağzına gelince durdu. Kafasını kaldırıp trafik ışıklarına baktı. Bir dakikadan geriye doğru akan sayıları, yeşil ışık yandığı anda sabırsızca hareket edip klaksonlarını öttüren arabaları izledi. Sonra kardeşini gördü. Asırlık çınarların sıra sıra dizildiği caddenin ışıklarında arabaların arasında geziniyor, elinde tuttuğu mendilleri satmak için dil döküyordu. Uzun uzun baktı kardeşine. Bir zamanlar sapsarı olan fakat şimdi yağdan, çamurdan kararan etek, topuklarının altında sürünüyordu. Üstünde ellerini yutan eski, yeşil bir kazak vardı. Uzun zamandır tarak yüzü görmemiş sarı saçları lastik tokadan kurtuldu kurtulacak ve ait olduğu bedenden önce özgürlüğüne kavuşacaktı sanki. Yeşil ışık yanınca öfkeli arabaların arasından kendini güç bela kaldırıma attı. Kaldırımdan aşağı inen merdiven basamaklarından birine geçip oturdu. Omuzlarını kaldırıp boynunu içine çekti. İyice büzüldü. Kafasını kaldırıp trafik ışıklarını kolladığında abisiyle göz göze geldi. Gözleri parladı ikisinin de.
“Yoruldun mu kız?” dedi Hilmi.
“Yok, yorulmadım. Hem bugün hava da güzel.” deyip gözlerini kaçırdı Zeynep.
Sustular. Sessizliği Zeynep bozdu. Aklına bir anda gelmişçesine ışıltıyla baktı Hilmi’ye.
“Gel, otursana. Bugün çok mendil sattım. Beşinci paketi bitirdim az önce.”
Elini göğsüne attı, tek bölmeli, bezden yapılma bir cüzdan çıkarıp fermuarını açtı. İçinden çıkardığı paraları sol avucuna döktü. Hilmi gülen gözlerle kardeşini izliyordu. Cüzdanı yere koyup sol avucundaki paraları düzeltti. Önce kâğıt paraları, sonra bozuklukları tek tek gururla saydı. Avuçlarındaki paraları ağabeyine gösterdi.
“Nasıl ama, ne kadar çok değil mi? Böyle giderse yaz gelmeden alırım müzik çaları.”
Hilmi, kardeşine bakıp gülmeye devam ediyordu. Neden sonra yüzündeki gülümseme söndü. Bir hüzün oturdu göz bebeklerine. Zeynep gördü bunu ama üstünde durmadı. Şimdi ağabeyine bakmıyor, uzakta bir yerleri izliyordu. Devam etti anlatmaya.
“Müzik çaları alınca yeniden okula dönerim hem. Kulağıma kulaklıkları takıp girerim okulun bahçesinden. Herkes dönüp bana bakar. Bak, görürsün en çok da Leyla bakar. Gören herkes der ki Zeynep’in müzik çaları Leyla’nınkinden bile güzel. Koridordan geçip sınıfa girene kadar beni izlerler. Ben hiçbirine dönüp bakmam, kulağımda öten şarkıları mırıldanırım. Leyla öyle bir kıskanır ki beni…”
Gözlerini uzaklardan alıp Hilmi’ye baktı. Hilmi onu dinlemiyordu, bakışları kırmızı kaldırım taşlarına sabitlenmişti. Derin bir iç çekerek,
“Hey,” dedi. “Neyin var senin, ne oldu?”
Gözlerini kaldırım taşlarından alıp kardeşine baktı Hilmi.
“Babam,” dedi huzursuz bir tonda. “Babam anlamayacak mı parayı eksik verdiğini?”
“Anlamaz, şimdiye kadar anlamadı.”
“İnşallah anlamaz.” dedi Hilmi inanmayan bir sesle.
Zeynep elindeki paralara baktı. Uzamış tırnaklarına kaydı gözleri. Tırnaklarının içi kapkaraydı. Paraları bez cüzdana koyup fermuarı çekti. Tekrar ellerine baktı. Ellerinin üst yanları soğuktan çatlamış, hatır hatır olmuştu. Hüzünlendi. Okulunu düşündü. Ne zamandır okula gitmediğini hatırlamaya çalıştı. Çıkaramadı bir türlü. Sonra babası düştü aklına. Ağabeyine bakmadan havaya konuşuyormuşçasına,
“Babam,” dedi. “Babam aslında kötü adam değil.”
Sustu. Ağabeyinden beklediği cevap gelmeyince devam etti.
“Keşke onu işten atmasalardı. O zaman her şey güzel olurdu. İçmezdi her gün. Paramıza el koymazdı. Hem bizi severdi o zaman. Çok severdi değil mi?”
Yutkundu Hilmi. Gözlerini kaçırdı kardeşinden.
“Severdi,” dedi. “Hem de çok severdi.”
Caddedeki arabaların öfkesi artmıştı. Klakson sesleri göğü dövüyordu artık. İşyerlerinden çıkan yüzü asık insanların kimi arabalarla kimi de yürüyerek karınca gibi akıyordu caddelere. Kentin sırtını yasladığı dağa doğru uzayan caddede bir hay huy başladı. Mendil satan başka çocuklar, zabıtaları görünce araba ve insan kalabalığının arasından yılan misali kayıyor; yere düşen birkaç mendil paketine aldırış etmeksizin koşuyorlardı. Zabıtalar, ellerini dizlerinin üzerine koyup nefes nefese çömeliyor ve yakalayamadıkları çocukların arkasından küfürler yağdırıyorlardı. Onların bu hâline bakıp gülen insanların varlığı zabıtaları daha da sinirlendiriyor ve sinirlendikçe küfürler daha bir iştahlı çıkıyordu ağızlarından. Çınarların sıralandığı caddenin girişinde soluk soluğa çömelen zabıtalardan biri sinirle ayağa kalktı. Etrafındaki insanlara bakıp bir küfür daha savurdu. Arkasını dönüp gidecekken merdivenlerde oturanları gördü. Gözleri parladı birden. Hışımla merdivenlere koşup saçlarından yakaladı Zeynep’i. Tarak görmemiş sarı saçlar kurtuldu esaretten. Lastik toka yere düştü. Adam, düşman kuvvetlerini bozguna uğratırmışçasına bir gururla çekiştiriyordu kızı. Bir yandan küfrediyor bir yandan mendil paketlerini topluyordu. Zeynep ve Hilmi neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Zeynep’in ağladığını gören Hilmi, neden sonra kendine geldi. Adamın kardeşini çekiştiren ellerine atılıp,
“Bırak kardeşimi,” diye bağırdı çocukluğun son demlerinden gelen bir sesle.
Adam, bu sefer kızı bırakıp Hilmi’ye döndü. Kolundan tutup ittirdikten sonra mendil paketlerini alıp ayaklandı. Adamın arkasından koşup koluna yapıştı Hilmi.
“Mendilleri ver,” dedi son bir gayretle. Adam, geri dönüp bu kez daha sert ittirdi. Kırmızı kaldırım taşlarına yıkılan Hilmi’nin gözleri seğirdi önce. Sonra seğirme şiddetlendi, kirpikleri ıslandı. Avuç içleriyle gözlerindeki ıslaklığı sildi. Hilmi’nin hâline acıyan başka bir zabıta gelip arkadaşının kolundan tuttu.
“Ufacık çocuk bunlar yahu, tamam işte, işimizi yaptık. Ne uğraşıyorsun daha bacak kadar çocuklarla!” dedi.
Diğeri, arkadaşının sözünü duymazlıktan geldi. Elini havada rastgele sallayarak arkasını döndü. Caddedeki kalabalığın arasına dalıp gözden kayboldu.
Çoğu insan dönüp bakmadı yaşananlara. Onlara göre kentin olağanlaşan olaylarından biriydi bu. Bazıları başlarına bela almaktan korktukları için içlerinden isyan ettiler. Bazıları sevmeseler de en azından bir işlerinin olduğuna şükredip yürüdüler. Bazıları da karşı kaldırımda durup yorumlar yaptılar.
“Yoksulluğun gözü kör olsun.” dedi kır saçlı biri.
Öteki cevapladı onu.
“Arkasız olmayagör, her gelen senden çıkarır öfkesini.”
“Fakirlik kötü,” dedi bir diğeri. “Zenginin Allah’ında her şey var. Her şeyi veriyor ona. Fakirin Allah’ı da fakir ki bir türlü güldüremiyor onu.”
“Tövbe estağfurullah” çekip yoluna devam etti alnı açık bir başkası.
Önce Zeynep kalktı oturduğu yerden. Kırmızı kaldırım taşlarının üzerinde kıpırtısız duran Hilmi’nin elinden tuttu.
“Kalk,” dedi. “En azından paraları alamadılar.” Gülerek devam etti. “Müzik çalar alacağım. Hem de pembe. Gene mendil satacağım. Gene para kazanacağım. Babama da vereceğim. Yesin içsin fukara. Yeter ki annemi, seni, beni sevsin. Çok sevsin bizi...”
Akşamın alacalığı çökerken iki kardeş, dar sokaktaki evlerine doğru yürüdüler. Hava, gün boyunca ılıktı. Süt ılıklığında bir ılık... Akşam olup gün tasını tarağını toplayıp çekilince ılıklık da yitip gitti. Caddedeki çınar ağaçlarından kalkan kargalar dağa doğru kanat açtı. “Gak, gak, gak,” diyerek insanları şikâyet etti dağa. Dağ, hep oradaydı. Tanığı olmuştu her şeyin. Dağ, insanın asla değişmeyeceğini bilse de kargaların gönlü hoş olsun diye soğuk rüzgârlar gönderdi insanların üstüne. Dağın koyaklarından kopup gelen soğuk rüzgâr daladı kentin sokaklarını. Akşam iyice abandı kentin üstüne. Açık gökyüzünü yıldızlar sardı. Yıldızlardan boşanan ışık, dağın yüzünde patladı. Her yan ışığa kesti. Dar sokaklardaki evlerin bacalarından kaçışan ikinci sınıf kömür dumanları gökyüzüne yükseldi küme küme. Sonra da yoksul mahallelerin tepesinde ona ait olduğu yeri hatırlatırcasına kalakaldı duman. Evlerin pencereleri örtülüp perdeleri çekildi. Tabak, çatal sesleri duyuldu. Onca çağırmaya rağmen oyundan vazgeçemeyen çocuklar dayakla, küfürle girdiler içeri. Yaşlılar, bir yandan dayak yiyen çocuklara oh olsun deyip bir yandan da korudular onları. Dağdan kopup gelen rüzgâr kapıları, pencereleri zorlarken evlerde televizyonlar açıldı. Dar sokaktaki evlerin sakinleri, bir gün mutlaka kendi hayatlarına hiç benzemeyen o ışıltılı hayatı yaşayacaklarına yürekten inanarak daldılar uykuya. Bir dağ gördü dar sokaktaki evleri bir de ben gördüm. Artık uyanmalarını çok istememize rağmen ikimiz de kıyamadık onları uyandırmaya. Başka çaremiz de yoktu üstelik.











































Yorumlar