• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Duvar

“Tek gözlü bir yaratık onu izliyordu sanki. Kapı aralandı, bir siyah gölge dışarı savruldu. Sırtı dönük olduğu için kim olduğunu fark edemedi. Uykuyla uyanıklık arasındaki umursamaz duvara sığındı.”

Figen Yıldız


Kenarları yenmiş parmaklarına baktı, kopardıkça kopamıyordu çekingen hallerinden. Hayatı diplerini beklediği duvarlardan oluşuyordu. Kalabalık bir ailenin görünmeyi en sevmeyen çocuğuydu. Yaramazlıklarını da öyle göstere göstere yapmazdı pek. Çoğunlukla kız kardeşinin üzerine atardı. Onun hırçın, avaz avaz kendini anlatmaya çalışan hallerine kıs kıs gülerdi. Annesinin uzun uzun söylenmelerini duymazlıktan geldi. Annesine cevap veremediğinden kendi kendine “Annem değil ki, gerçek annem değil kiiii…” diye mırıldanmaya başladı. Böyle yaptıkça içi soğudu. Perdeyi araladı, ufak salonun sağ üst köşesindeki televizyona baktı. Tek gözlü bir yaratık onu izliyordu sanki. Kapı aralandı, bir siyah gölge dışarı savruldu. Sırtı dönük olduğu için kim olduğunu fark edemedi. Uykuyla uyanıklık arasındaki umursamaz duvara sığındı.


Sıkıntıdan uykuya her sığındığında olduğu gibi düşünde yine aynı şeyi görüyordu. Işıklar kapandı ve film akmaya başladı. Yine aynı yerde. Evlerinin arka sokaklarından birinde, eski bir kilisenin bahçesindeydi. İçinde bir keman, incecik… Yıkık duvarın yanındaki dut ağacına uzanıyor ve film burada bitiyor. Annesinin onlardan sakladığı yerde unutup kurtlandırdığı dutlardı bunlar. Duvar da düşlerinin duvarı… Uyandı. Tek gözlü yaratıktan sızan ışık vardı odada bir tek. Olamaz, yine oydu işte. “Şok” denilen saçma sapan bir program dönüyordu ekranda. Programdaki her şeyin kurgudan ibaret olduğunu bile bile korkardı. Korktukça merakı daha çok artar, meraklandıkça izlemeye, izledikçe korkmaya devam ederdi.



Ekrandaki kadın evine gelen ruhlardan çok sıkıldığından, hayatının bu şekilde gasp edildiğinden yakınıyordu. Ruhlar bembeyazdı. Tıpkı insanlar gibi ağızları, gözleri, giysileri vardı ama bembeyaz ve şeffaftılar. Bir süre şaşkınlıkla kalakaldı. Korku üzerine oturduğundan ağırlaşmış kıpırdayamıyordu. Perdeyi araladı ve pencerenin önüne sıçradı, televizyonu açık bırakıp giden kardeşine söylenmeye başladı. Annesi ve kardeşi yan evde, yengesindeydi.


“Seslensem mi? Ya ruhlar duyarsa…”

Korkunun tanıdık duvarıyla karşılaşmıştı bu kez. Arkasını dönüp yeniden ekrana baktı. Bu kez bir adam, her gün evinin önüne gelen ufo aracından bahsediyordu. Ekranda bu kez uçan siyah uzay gemileri ve acayip şekilli yaratıklar belirmeye başladı. Kumanda az ötedeydi, bir alıp kapatabilse. “Ama olmaz, yakalanırım…” dedi. Tuvaleti gelmişti. Sokağı incelemeye başladı. İlerde evin bahçesinde oturan birileri vardı, tabak-çanak gürültüleri, çocuk sesleri geliyor neyse ki. Sokakta uçuşan yarasalar ona saldırmak için gelmişti bugün sanki. Köşe başındaki karartı da neyin nesiydi?


“Bir dönüp gelin, size kapıyı açanın…”

Eliyle kendini sıkıştırıyor, sağa sola sallanıyor ama faydasız. Hem daha fazla tutamayacağından hem de annesinden intikam almak adına mesanesindeki sıvıyı bacaklarından aşağı koyuverdi. İçindeki nehir sıkıştığı yerden kurtulmuş, bir çağlayana dönüşmüştü. Nemli, ılık ve loş bir kuyunun içine itiliyordu. Düşme hissi muazzam. Altında serili olan ince örtü, bacağındaki eşofman sırılsıklamdı. Altındaki örtüyü eline alarak yukarı sürgülü cama, duvarlara sürmeye başladı. Böyle yaparak bu akşam onu bu pencereye hapseden ruhlara, ufolara, annesi ve kız kardeşine saldırıya geçmişti. Öfke duvarına bir birinin, bir ötekinin kafasını tutup vuruyordu. Biraz soluklanmak için oturdu. Aklına sınıftaki Sidikli Akide gelmişti. Öğretmen bir şey sorduğunda olduğundan fazla heyecanlandığından cevap veremezdi. Öğretmen soruyu birkaç kez tekrarlayınca bırakıverirdi sarı şelaleyi. Akide ve sidikleri sadece onların sınıfının değil bütün okulun dilindeydi. Arkasından “Foşur Akideeee, foşur fuşur Akideeee…” diye seslenirlerdi. Kızcağız tuvalete kaçar, bir iki ders görünmez olurdu.


“Neyse ki sınıfta değiliz de beni böyle gören olmadı.”

Akide’yi bir kenara bırakıp intikam oyununa geri döndü. Ruhlar, ufolar, annesi ve kız kardeşinin hayaletleri yeniden zihnine saldırıya geçmişti. Bu kez ayaklarını pencerenin demirlerine doğru uzatıp belini eliyle destekledi. Arkasındaki ıslaklığı demirlere sürtecekti. Bir yandan hırsla söyleniyor, diğer yandan kıçını demirlere daha hızlı sürtüyordu. Nefes nefese kalmıştı.

-Zeynep? Sen misin?

-Ne? Kim o?

-Zeynep ben Salim.

-…

Sınıfın en çalışkan, en tatlı çocuğu, arka sokakta oturan balıkçının oğlu Salim… “Hay Allah, akşam akşam nerden çıktı bu…” diye düşünüp hızlıca doğruldu. Yanakları, bacakları hem yanıyor hem titriyordu. Örtüyü hızlıca üzerine örttü. Örtünün havalanmasıyla mesanede iki saate yakın beklemiş sıvının nahoş kokusu etrafa yayıldı.

-N’apıyorsun öyle?

-Hiiiç sıkıldım öyle, oturuyordum.

Karanlıktı ama yüzünün sidik kokusundan buruştuğunu fark etmeyecek kadar değil…

-Tamam, görüşürüz dedikten sonra burnunu parmaklarıyla tutmaktan çekinmeden koşarcasına uzaklaştı Salim.


İçinde yüzdüğü nehrin sidik kokulu suları sararmaya başlamıştı. Akıntıyla birlikte sürüklenip utanma duvarına toslamıştı.