top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

Öykü: Hayır Deme Lazım Olur

  • Yazarın fotoğrafı: Litera
    Litera
  • 28 Eyl 2025
  • 8 dakikada okunur

"Duran bir saatin bile günde iki defa doğruyu göstermesi gibi tarih de zaman zaman doğruyu söylemiştir elbette."


Ebuzer Kalender


Garpta ve şarkta, cenup ve şimalde, hatta cenubu şarki ve de şimali garbide, gökyüzü ve yeryüzünde, dünya ve fezada, bilmem kaç bin âlemin içinde ya da dışında, yıldızların tozunda, annelerin kucağında, babaların sakalında, sobanın sıcağı ve buzun kırağında, çocukların kokusunda, tavşanların korkusunda, berberlerin düşünde, eşeklerin şeyinde, yani gözünde, işlerin yolunda, dünyanın sonunda, defterin solunda, denizin tuzunda, kuşların kanadında ve de kadınların ağıtında bulabileceğiniz en büyük yalancı elbette ki tarih olacaktır. 

Tarih o kadar çok yalan söylemiştir ki artık hakkın huzuruna çıkıp tövbe etmeye yüzü kalmamış ve bu işte çok iyi olduğundan büyük yalanlarına hız kesmeden devam etmiştir. Belki de yalancıların tarih olmayacağını anlayan tarih, yalancı olmuştur. Duran bir saatin bile günde iki defa doğruyu göstermesi gibi tarih de zaman zaman doğruyu söylemiştir elbette. Hal böyle olunca devlet adamları, politikacılar, gazeteciler, yazarlar ve de şairler, bir de vefasız kadınlar ile esnaflar tarihten ders almak için sıraya girmişlerdir. Tarihin palavralarından biri de Brutus meselesidir. Ama bu meseleyi irdelemeden önce kökenini delice merak ettiğiniz bir deyişin nasıl doğduğunu anlatmak isterim…


Abi deme lazım olur!

Bu sözün kökeni MÖ 1500’lü yıllara dayanmakta olup aslında bir Hitit deyişidir. Hitit dilinde abi hayır anlamına gelmekte olup deyişin aslı “Hayır deme lazım olur.” şeklindedir. Rivayete göre babasını öldürerek tahta çıkan yüce Kral Ammuna ülkedeki istikrarı sağlayıp haremini iyice genişlettikten sonra bir av sırasında kırsalda gördüğü bir dilbere vurulur. Yani ava giderken avlanır. Hemen kızın yaşadığı kulübeye at sürüp kızı anne ve babasından ister. Kız kendinden yaşça epey büyük olan krala “Abi, olmaz.” deme cesaretinde bulunur. Aslında kız başkasına sevdalıdır. Bunun üzerine kral “Abi deme lazım olur!” sözünü kullanır ve ısrarından dönmeyen kızın kellesini vurdurur. Vurdurduğu kelleyi kale duvarına astırıp altına da o ünlü sözü yazdırır. Ve bu tarihten sonra Hitit ilkokullarında söylenegelen andın ilk cümlesini bu deyiş oluşturur.

Bazı tarihçiler ise bu deyişin kökeni hakkında mesnetsiz ve bir o kadar da deli saçması iddialarda bulunmuşlardır. Bunlardan biri Osmanlı tarihçilerinden Sütçüzade Kerhaneci Deli Abbas Efendi’dir. Abbas Efendi bu deyişin insanlık tarihi kadar eski olduğunu söyler ve bu sözü ilk kullananın Kabil olduğunu iddia eder. Abbas Efendi’nin bu durum hakkındaki sözde görüşleri günümüz Türkçesine sadeleştirilmiş haliyle şu şekildedir:

Havva anamız biri kız, diğeri erkek olmak üzere her batında iki ve toplam yirmi batında kırk çocuk dünyaya getirmiştir. İlk batında doğan çocuklar Kābil ve Aklîmâ, ikinci batında doğanlar Hâbil ve Lebûda’dır. 

Kabil büyüdükçe yaramazlıkları da katlanarak büyümeye başlamış ancak Yüce Tanrının bir ihsanı olarak insanlığın ilk dönemlerinde komşuluk kavramı diye bir şey olmadığından, tüm insanlığı belinden ve de rahminden çıkaran Âdem babamız ile Havva anamız, yani varlığımızı ve şu üç günlük dünyadaki kamımızı borçlu olduğumuz o mübarek zatlar, sağdan soldan gelecek şikâyetler ve de beddualar ile homurdanmalardan kurtularak ele güne rezil olmaktan yakayı sıyırmışlardır. Ama Kabil denen veledi ziyan evin içini birbirine katmaktan geri kalmamıştır. Ağzı var dili yok hayvancıklara türlü eziyetler etmiş, kuyrukları koparılan kertenkelelerin ölmediklerini ve yerine yeni kuyruk çıktığını ilk o keşfetmiş, avladığı tavşan ve kuşları tek başına kebap edip işkembesine gömdükten sonra üzerine sinen burcu et kokularıyla eve gelerek bir yandan kız kardeşlerinin heveslerini kursaklarında koyarken diğer yandan erkek kardeşlerinin husyelerinin şişmesine neden olmuş, şişen husyeleri bacaklarına dolandığından koşup kaçamayan kardeşlerini yaş söğüt çubuklarıyla dövmüş, eve murdar hayvan leşleri getirip fark ettirmeden Âdem babamıza yedirtmiş, köpeklerin yallarına zehir katıp kedilerin kuyruklarını kesmiş, kardeşlerinin yemek ve çorbalarına sinameki ile karahindiba özleri döktükten sonra onların kıçlarını tuta tuta bir çalı ya da kayanın arkasına defi hacetlerini gidermek için koşuşlarını katıla katıla gülerek izlemiş, içme sularına tükürüp anasının sakladığı okunmuş yemişleri bulup yaban kazlarına ve tavuklara atmıştır. Hatta bir gün Âdem babamızın en sevdiği köpeğinin kulaklarını kesmiş ve azarı yiyince de bunun köpeği daha saldırgan ve cesur kılacağını, artık köpeğin çevreden gelen ayı ve kurt sürülerine karşı evi daha iyi savunacağını iddia etmiştir. Ancak zavallı köpek kulağının kesilmesinin verdiği zafiyetle yavru bir çakal tarafından boğulup bir köşeye atılmıştır. 

Havva anamız Kabil’in bu yaramazlıklarından illallah eyleyip yaka silkmiş, Âdem babamızın çocuğu yeterince terbiye etmediğinden yakınarak imalı imalı bakıp “Bu oğlan kime çekti ola ki!” diye iç geçirip bulgur bulgur gözyaşları dökmüştür. Âdem babamız ise bunaldığı zamanlarda bir köşede Allah’ı zikredip hu çeken Habil’i gösterip “Aha bu da çocuk, ikisi de benim sülbümden çıktı, niye böyle söylersin a hatun!” deyip suçlu suçlu boynunu bükmüştür. Havva anamız altta kalmayıp “O bana çekmiştir zahir. Seninle evlenmeden önce cennetlerde yaşıyordum ben cennetlerde. Ey yüce Rabbim ne günah işledim ben!” diye feryat etmiştir. Âdem babamız bu sözlere alınıp “Sanki cennetten sadece ben kovuldum.” diye mukabele ededursun Havva anamız zaman zaman söylediklerinden pişman olmuş ve “Senin suçun değil bre Âdemim, kader böyle imiş.” diyerek kaburgasından çıktığı adamının gönlünü almıştır. Neyse ki kendisi dede; çocukları da baba ile amca, dayı, teyze ve de hala olduktan sonra kardeş katili hayırsız Kabil’i andıkları bir sırada kavgaya tutuşup da bağrı gemici kazanı gibi yanan Havva anamızın “Senin dölündü o kâfir, kıydı Habil’ime. Sana çekmişti o hınzır!” demesiyle Âdem babamız aklına gelen ilk şeyi söyleyivermiştir: “Yanlış dersin a hatun. Oğlan dayıya kız bibiye çeker!”

İkizlerin evliliği yasak olup her batnın erkeği bir diğer batnın kızıyla evlenebileceğinden evlilik çağına geldiklerinde Hz. Âdem Hâbil’in ikizi Lebûda’yı Kābil’le, Kābil’in ikizi Aklîmâ’yı da Hâbil’le evlendirme hususunda Allah’tan emir almıştır. Lebuda çirkin, Aklima ise güzeldir. Ama kadın sayısının oldukça kısıtlı olduğu o dönemlerde güzellik kıstaslarını ne olduğu tartışmaya açıktır. Ancak bu durum Âdem babamız ile Havva anamızın cennette geçirdikleri yıllarla bağlantılı olabilir. Nitekim Somuncuzade Uçkurugevşek Teke Fahri Efendi Âdem babamız ve Havva anamızın cennette yaşadıkları dönemlerde güzellikleriyle meşhur hurilere rast geldiklerini, ne zaman bir hurinin yanından geçseler Havva anamızın Âdem babamızı çimdiklediğini ve de kıkırdayan hurileri göstererek “Onlar mı güzel yoksa ben mi!” sorusuyla onu darladığını, Âdem babamız evden azıcık uzaklaşıp da bir huriyle hasbıhal edecek olsa Havva anamızın uzaktan el edip yemek yandı, eşek kaçtı ya da dam aktı gibi türlü bahanelerle onu eve çağırdığını nakleder. 

Evlilik çağları geldiğinde Kābil daha güzel olan ikizinin Hâbil’le evlenmesine karşı çıkmıştır. Zaten Kabil büluğ çağına girdikten sonra, iki dakika önce doğduğu ikiz kız kardeşi Aklima’nın kendisine abi deyişini her defasında “Abi deme lazım olur!” diyerek engellemiştir. “Allah çirkin şansı versin!” temennisi de o dönemlere dayansa gerekir. Çünkü güzel olan Aklima sonunda ikiz kardeşi Kabil ile evlenmiş ve itin kopuğun ve de katilin teki olan bu adamla ömrünü çürütmüştür... 

Tarihi yalancılığa alıştıran deli saçması rivayetlerden bazıları işte böyledir. Esas mevzuumuz olan Brutus’un dramına geçmeden önce anlatacaklarımın zihninizin kapısını zorlayıp kilitlerini bozmasın diye başka bir olayı nakletmemin iyi olacağını düşünüyorum. Çünkü iki olay arasındaki bağlantı Brutus’u daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır. Bir virgülün ya da bir bağlacın yanlış kullanılmasının nelere mal olacağını önce tanrı sonra da tarih bilir.


Oku, baban gibi eşek olma!

Rivayet odur ki gaz lambalarının isli ışığına saklanan hayalet gölgeleri kovalayan çocukların kahkahalarının duyulduğu ve de su şebekesi olmadığı için insanların götlerini taşla sildiği eski zamanlarda bir ana ile oğul nemden bel vermiş briket duvarlı iki göz odalı bir evcikte yaşarlardı. Oğlan avarenin teki olup gününü it taşlayıp ağzını ayırmakla, tütün yerine at boku sarmakla ve de büyük adam olup anasını saraylarda yaşatmak hayalleriyle geçirirdi. Köyün çerçisi ile kaçan karısı, ardında küçük bir sabi ile çerçinin mallarından olan bir bekçi düdüğü ve plastik bir leğen bırakmıştı. Kaçan karısının ardından oğlan, yorgan ipiyle düdüğü boynuna asmış ve tüm banyolarını da o leğende yapar olmuştu. Ana oğlana, oğlan da anaya pek düşkündü. Oğlunun kadersizliğine her gün gözyaşı döken ananın gözleri akça pakça birer buluta dönüşmüştü. Kuraklıktan muzdarip olan köye kadının gözlerine ak düşmesiyle birlikte bet bereket ve yağış bolluğu gelmişti. Ravilere göre bu yağmurlar kadını gözlerindeki bulutlardan yağıyordu. 

Günlerden bir gün oğlan elinde bir hazine haritasıyla çıkageldi. Harita karşılığında boynundaki düdüğü, öldükten sonra babasının ağzından söktüğü altın dişi, bir de iki tavuğu döllerken öldüren iri horozunu vermişti. Okuması yoktu ancak harita zaten şekillerden mürekkepti. Köyden yanına kattığı bir arkadaşıyla haritayı alıp yola koyuldular. Bir uçurumdan, yirmi metrelik bir şelalenin altından ve de ağaçlarla girişi örtülmüş gizli bir mağaradan geçtikten sonra üzerinde eski yazıların sıvalı olduğu yekpare bir kaya mezarın önüne vardılar. Mezarın yanındaki ulu ağacın gövdesine çivi ile tutturulmuş büyük yaprağın üzerinde kömür ile yazılmış bir takım yazılar vardı ama okumaları olmadığı için ne yazdığını anlayamadılar. Yazının hemen sağında bir düğme vardı, tereddüt içinde bekledikten sonra oğlan ona bastı. Düğmeye basmalarıyla birlikte “cik, cik, cik…” şeklinde tek düze kuş ötüşleri duyulmaya başladı. Aman biz ne bok yedik diye telaşlanadursunlar ortalık sislendi ve ağacın gövdesindeki gizli kapı gürültüyle açıldı. İçeriden sinirli bir cin çıktı. “Yazıyı okumadınız mı bre pezevenkler ne diye rahatsız edersiniz beni!” diye kükreyen cin “Ben okuma bilmem ki!” diyen oğlanı “Öğrenseydin teres.” deyip elindeki çubukla eşeğe çevirdi ve geldiği gibi kayboldu. Yaprağın üzerinde “İlk dördün çıkana kadar cin uykusundayım, uyandıranı eşek yaparım.” yazıyordu. İlk dördün çıkmasına daha iki gün vardı. Arkadaşı çaresiz torbasındaki ipi çıkarıp oğlanın boynuna doladı ve onu dehledi, hatta iki günlük yolu yaya tepmeyeceği için sevindi, çok geçmeden oğlanın sırtına atlayıverdi.  İkinci günün sabahı kahvaltıdan sonra arkadaşının acı feryatlarına aldırmayıp arkasına geçerek onu istismar etti. Sonunda onun yularını anasının eline verip olanları bir bir anlattı. Ancak kendi yaptıklarından bahsetmedi, oğlan arkadaşını şikâyet etmek için ağzını açıp acı acı anırdı ama anası eşekçe bilmediğinden oğlunun ne dediğini anlamadı. Anası olanları dinledikten sonra oğlanın altı yaşına gelen kızına dönüp “Oku, baban gibi eşek olma!” dedi. Oğlu eşekken anasının işine daha çok yaradı. Kadın oğlunu çifte sürdü, yük ve odun taşıdı, torunuyla sırtına binip kırlarda gezdi, sütünü sağıp şifa niyetine bimarlara sattı. Yıllar geçti, kız okuyup öğretmen oldu. Kızın bir oğlu oldu. Kadın öğretmen torununu bağrına basıp minik oğlana döndü. “Oku anan gibi, eşek olma.” dedi. Bu olaydan sonra o köydeki tüm kızlar okudu ve okutuldu…

İşte bir virgül insanı hem eşek yapıp hem de eşeklikten nasıl azat ediyorsa bir bağlaç da masum bir adamı tarihin en büyük hainlerinden biri yapmıştı...  


Sende mi Brutus?

Ağzının içi yalanla dolu olan tarihin bir diğer büyük palavrası da Brutus’un Sezar suikastının baş tertipçisi olduğudur. Brutus suikastçı değil aslında bir kurbandır. Brutus ile Sezar'ın arasındaki yakın ilişki Servilya isimli bir kadından ileri gelir. Servilya, Brutus'un anası ve Sezar'ın metresidir… 

Brutus anasını seven ve manevi babası olan Sezar’a karşı saygı ve sevgi besliyordu. Sezar ne zaman ziyarete gelse elindeki türlü türlü yemişleri Brutus’a ikram ediyor, ardından onun eline sıkıştırdığı bozuk paraları “Hele yeğenim, git kendine bakkaldan öteberi al. Çok da abartma ha, dişlerin çürür sonra!” deyip onu evden uzaklaştırıyordu. Brutus ise bunu fırsata çevirip Sezar’ın her gelişinde harçlığına zam istiyordu. Bu durum Sezar’ın oldukça hoşuna gidiyor “Bu piçte iş var, büyük adam olacak ileride.” deyip kahkahalarla gülüyordu. Sonunda Brutus’taki ışığı gören Sezar metresinden onu yanına vermesini istedi. Torpil yaptılar demesinler diye onu önce sarayın ahırına seyis yamağı olarak verdi. İstidadı ve de çalışkanlığı sayesinde Brutus, at ve eşek idare etmenin insan yönetmekten çok da farklı olmadığını bilen Sezar’ca büluğ çağına ermesiyle senatoya alındı.  

Havadan sudan, karıdan kızdan, veledi zinalar ve oğlanlardan, entrikalarla ayak oyunlarından, şarap ve günbatımından, gladyatörlerden, biraz da devlet işlerinden bahis edildikten sonra senato üyelerinden Deliaunus bir diğer üye Fakianus’un kızı hakkında ileri geri konuşmuş ve bunun üzerine arbede çıkıp ortalık toz duman olmuştu. Ortamı yatıştırmak isteyen Sezar araya girdi. “Yapmayın, etmeyin ey yüce senatörler! Eşek kadar adamlarsınız, yakışıyor mu size.” demeye kalmadan Sezar sırtına ilk hançeri yedi. O zaman anladı bunun bir tertip olduğunu. Arkasına dönüp baktığında Brutus ile göz göze geldi ve “Sende mi Brutus?” diye inleyerek nida etti. “Aman Sezar’ım benden de mi şüphe ediyorsunuz!” diyerek iki elini yanağına götüren Brutus’a “Onu demiyorum evladım, emanet sende mi diye soruyorum.” derken sırtına birkaç hançer daha yedi. Brutus sadece bir senato üyesi değil aynı zamanda Sezar’ın en yakın korumalarından biriydi. Yanında her daim inci kakmalı bir hançerle dolaşırdı. Ancak yanından ayırmadığı bu emaneti önceki gece ateşli bir gece geçirdiği, hançeri görür görmez gözleri parlayan aşığı Kahpeanalia’ya hediye etmişti. Ama sonradan anlaşılacaktır ki Kahpeanalia da suikastçılar arasındaydı. O sırada ne yapacağını bilemeyen Brutus etrafına bakınırken Sezar’ın sırtındaki hançerlerden birini çekti ancak kanamanın çok olduğunu görünce tekrar yerine soktu. Buna şahit olan dönemin ressamlarından saray konuğu Paletinus suikast anını bu şekilde resmetti ve böylece Brutus suikastçılar defterine adını yazdırmış oldu. Asıl organizatör ise Sezar’dan sonra tahtın sahibi olan evlatlık Augustus ya da bilinen adıyla Gaius Julius Caesar Octavianus’tu... Sezar’ın son sözü ise şu oldu: “Yaptığın işi sikeyim Brutus!”

Yorumlar


bottom of page