Öykü: Oğlan Çocuğuna Saç Gelmez
- Litera

- 3 gün önce
- 7 dakikada okunur
"Bu hikâyeler öyle akıcıdır ki okur zamanın nasıl geçtiğini anlayamaz ve kendisini bir hafta sonraki müsabaka alanında bulur."
Ebuzer Kalender

Bir gün kasapla berber oğullarını güreştirmeye karar verir. Kasabın oğlu iridir, berberinki ise cılız. Kasap oğlunun kazanacağından emindir. Hem kasabın oğlu daha önce yörenin ünlü güreşçisi Dalyan Ali Reis’ten eğitim de almıştır. Esnaf taifesi berbere götüyle güler: Neyine güvenirsin a enayi, hiş şuncacık oğlan şu çam yarmasını devirebilir mi? Ama berber kendinden emindir. Zamanı gelince görürsünüz deyip badem yağıyla ovduğu bıyığını burar. Kasap her ne kadar müsabakanın hemen olmasını istese de berber biraz zaman ister, güreş bir ay sonra olsun, der. Kasap için hava hoştur, “Olsun bre!” der, “Bir ay olmazsa iki olsun…”
Kasap oğlunu her gün biftekle, pirzolayla, kuyruk yağı katılmış güveç ve kebaplarla, ilikli kemik suyunda kaynatılmış çorbalarla, tavşan yahnileriyle, mafsalları esnekleştirip dübürü kuvvetlendiren kelle ve ayak paça çorbalarıyla besler. Haftada bir gün ise çiğ et verir ki iyice vahşileşsin. Kuş taifesinden etleriyse kemikleriyle atar önüne; berberin oğlunu da öyle çıtır çıtır yemesini ister. Kasabın oğlu evlerinin avlusunda idman yapıp sundurmanın altındaki mermer tezgâhı tokatlaya tokatlaya nasırlı ellerini el ense atacağı vakit insanın feleğini şaşırtacak bir duruma getirir. Hatta şaka olsun diye köyün çobanına el ense attığı günün akşamında çoban bir dere yatağında çarpılmış halde bulunur. Güç bela götürüldüğü ilçe hastanesinde el enseye bağlı beyin humması teşhisi konan çoban beş günde kendine zor gelir. Bu beş günlük sürede çobanın ailesine kasap bakar. Çoban kendine geldiğinde kasap şükür niyetine bir koç kurban eder. Koçun husyelerini de oğluna yedirsin diye berbere gönderir. Bu vakadan sonra çoban her ne kadar kendine gelse de kendinden gitmiş gibidir. Divane gibi ortalarda gezer ve adı deli çobana çıkar. Hatta adına türküler yazılır. Üç yıl sonra kasabın karısını kaçırıp kayıplara karışır. Zaten oğlanın babasının da çoban olduğu anlaşılır…
Kasabın oğlunun tüm bu hazırlıklarına karşın berberin oğlundan ses çıkmaz. Aylak aylak ortada gezer. Tek farkla ki güreş kararının alındığı günden itibaren babası kafasını her gün usturaya verir. Zaman çabuk geçer, müsabakaya bir hafta kala kasap tellal çıkartıp güreş gününü ilan ettirir. Güreş meydanında ahaliye pilav-kavurma ikram edeceğini de bildirir. Böylelikle katılımı artırarak berberin ve oğlunun daha çok rezil olmasını ister. Çünkü kasap berbere ezelden beri hınç beslemektedir. Bu aslında başka ve eski bir hikâyedir...
Mezar Taşı
Kasap ve berberin büyük dedeleri aynı annenin çocuklarıymış. Ancak babaları farklıymış. Kadın ilk kocasının ölmesiyle ikincisine varmış. İlk kocadan kasabın büyük dedesi ve kardeşleri doğarken ikinci evlilikten berberinkiler dünyaya gelmiş. Kadın ikinci kocayı da gömdükten sonra bir daha evlenmemiş. Kadın yaşı ilerleyince bunamış. Rivayete göre sadece yakınlarını değil ölmeyi de unutmuş ve yüz yirmi yedi yaşında iken bir akşam aklı başına gelmiş. “Hay aksi, ölmeyi unuttum.” deyip olduğu yerde can vermiş. Öldükten sonra mezar taşına yazılacak isimler hakkında çocukları arasında ihtilaf çıkmış. İlk kocasından olan çocuklar annelerinin isminin önünde kendi babalarının isminin de yer almasını istemişler. İkinci kocasından olan çocuklar da kendi babalarınınkini... Bir hayhuy ve arbededen sonra büyük bir kavga çıkmış ve berberin büyük dedeleri kasabın büyük dedelerini ellerine geçen mezar ve kaldırım taşlarıyla öldüresiye dövmüş. Sonra köyün muhtarı bunlara hakem olmuş. Demiş ki “A avanaklar bu kavganız beyhude, iki tarafın babasının adı da Mehmet değil mi?” İki taraf bön bön birbirine bakarken muhtar devam etmiş, “O zaman taşa Mehmet Efendi Zevcesi Rabia Şeker yazdıralım.” Bu öneri iki tarafın da aklına yatmış. Mevtanın defninden bir hafta sonra köy ahalisi mezar taşını kırık, kazılmış mezarı da boş bulmuşlar. Rivayete göre kadın mezar taşına kocalarının isminin yazılmasını kabul edememiş, “Burada da mı huzur yok koca belasından!” deyip mezarından kalkmış ve taşı paramparça edip oradan uzaklaşmış. İşte berber ile kasap arasındaki husumet buna dayanıyormuş. Bazılarına göre ise bu hikâye tamamen hayal ürünü olup işin aslı çok daha eskilere, asırlar öncesine dayanıyormuş…
Tanrıköy
Çok eski zamanlarda berberlerin tanrısı Usturas ile kasapların tanrısı Satıras aynı köyde yaşarlarmış. İki tanrı da yarı tanrı statüsünde olup hem amcaoğlu hem de bacanaklarmış. Her ikisi de köyde tapılırcasına sevilmekteyken sadece karılarına yaranamıyorlarmış. Usturas’ın karısı “Senin gibi tanrı olmaz olsun, bak sen diğer köyün tanrısına! Karısına ne saraylar ne hanlar hamamlar yaptırmış. Tüh senin kalıbına.” diye söylenirken Satıras’ın karısı ise “Ellerde ne tanrılar var ne tanrılar. Adam olsan yarı değil tam tanrı olurdun. Hem kasap dediğin ne ki be, bir de tanrısı olsun!” diyerek feveran edermiş. Bu serzenişler iki tanrının da özgüvenin derinden sarsarmış. Sonunda Usturas her iki kız kardeşe şeytan figürlü saç modelleri yapmış. Böylece iki kadın yer altı şehri Necaset’te tam zamanlı zebani olarak işe başlamışlar. Böylece hem tanrılar hem de kadınlar huzura kavuşmuşlar. Dul kaldıktan sonra her iki tanrının epey taliplisi çıkmış, tanrı karısı olmak isteyen çokmuş. Olmayınca kadınlar, evlendikleri adamlardan kendi tanrılarını yaratmaya çalışmışlar.
Usturas hem kadınlara hem de erkeklere birbirinden güzel saç modelleri yaparmış. O köyde kel yokmuş, çünkü Usturas hangi kel başa dokunsa çok geçmeden oradan saçlar yeşerirmiş. Daha da ilginci Usturas’ın yaptığı saç modelleri can bulurmuş. Söz gelimi saçına koyun şekli yaptığı yaramaz bir çocuk anında uslu bir velede dönüşürmüş. Usturas tarafından saçlarına şaha kalkmış zeker modeli nakşedilen kaç iktidarsız erkek doyumsuz aygırlara dönmüş. Sonra evde kalmış geçkin kızlar Usturas’ın saçlarına işlediği duvak modeli sayesinde taliplerden talip beğenmiş; hatta bunlardan bazıları taliplerini seçemediği için tekrar evde kalmış. Saçına melek modeli yaptığı kaç eşkıya eli tespihli, dili dualı âdemlere dönüşmüş. Derdi çok olan kıllı adamlar sırtlarına kelebek modeli yaptırmışlar da hafifleyerek kanatlanmışlar. Sinir küpü heriflerinin saçlarına pamuk modeli yaptıran kadın da çokmuş. Tüm bunların sayesinde Usturas’ın kilerinde sepet sepet yumurtalar, bakraç dolusu ballar ve pekmezler, bidon dolusu sütler, topak topak yağlar ve salamura peynirler eksik olmazmış. Hem sonra Usturas sadece berber değil köyün cerrahı, dişçisi ve sünnetçisiymiş de.
Satıras da maharetli bir tanrıymış. Onun sayesinde köyde açlık nedir bilinmezmiş. Satıras’ın boğazladığı bir düve ya da koyunun eti çoğaldıkça çoğalır ve o kesilen hayvanlardan bazıları ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi sürüde ya da merada gezermiş. Kesilen hayvanın canı asla acımazmış, hayvanlar boğazlanırken hırıltı ya da homurtu yerine gıdıklanırmışçasına gülerlermiş. Satıras geldikten sonra ilk defa köyde eşekler çoğalmaya başlamış. Satıras’ı izleyen bazı kediler kasap olmuş ve onun yanında çırak durmuşlar. Satıras’tan sonra hiçbir erkek kasaplara mihnet eylemek zorunda kalmamış. Satıras’ın yüzdüğü deriler de onun dokunmasıyla türlü türlü çantalara, kemerlere ve ceketlere dönüşürmüş. Böylece köyde kadınlar arasında çanta modası başlamış. Erkekler ise şalvarlarının etrafına köprüler diktirip bellerine kemer dolamışlar. Erkek çocukları da iple bağladıkları donlarını artık kemerle tutturur olmuşlar.
Günlerden bir gün köye bir kadın gelmiş. Bülbülü susturacak, ayı utandıracak, ölüyü diriltecek, atı şahlandıracak, eşeği anırtacak, denizi kudurtacak, göğü ağlatacak, toprağı kabartacak, hatibi susturacak, dilsizi konuşturacak, geceyi aydınlatacak, yıldızı söndürecek, güneşi terletecek, gözleri açacak, dizlerin bağını çözecek güzellikle bir kadınmış bu. Upuzun bir gece misali siyah saçları varmış. Rivayete göre bu kadın göğün en üst katındaki Taharet Ülkesi’nden kovulan bir huriymiş. Rivayetler doğru ise Taharet’te söylenmemesi gereken yasaklı bir şarkıyı söylemiş. Bu şarkı bazılarına göre Rolling Stones’dan “Sympathy For The Devil” iken bazılarına göre ise Muazzez Abacı’dan “Seninle cehennem ödüldür bana, sensiz cennet bile sürgün sayılır.” sözleriyle dikkat çeken “Vurgun” şarkısıymış. Ancak bu rivayetler gerçeği yansıtmasa gerekir. Çünkü bu şarkıların geçmişi çok da fazla değildir. Ama farklı bir evrende daha önce söylenmiş de olabilirler.
Huriyi görenler hemen aşka düşmüş. Buna tanrılar da dâhil. Köyün erkekleri huriye hoş görünebilmek için Usturas’ın önünde kuyruklar oluşturmuş. Ancak Usturas erkeklerin hepsinin saçına eşek, maymun gibi hayvanları resmetmiş. Erkeklerin ağrıyan çürük dişleri yerine ön dişlerini çekmiş ki güldüklerinde çirkin gözüksünler... Köyün erkekleri tanrının bu tavırlarını hoş karşılamamış ve tanrı ile aralarına mesafe koymuşlar. Satıras da bu aşktan nasibini almış ve işlerini ihmal etmeye başlamış. Köyde et sıkıntısı baş göstermiş, siyah ve yumuşak et yemeye alışan halk yağlı ve sinirli etten şikâyet eder olmuş. Satıras yanındaki kedileri kovmuş. Bir zamanlar en yakınında olan kediler bunun üzerine Satıras hakkında bildiklerini anlatmışlar. Kedilere göre Satıras, insanları sevmeyen ve tam tanrı olabilmek için her türlü yolu mubah gören yükselme ve başarı hırsı içinde olan yarı bir tanrıymış, kurnaz ve içten pazarlıklıymış, seks hayatında saldırgan davranışa yatkınmış, hayvan kesme filli kendisi için ruhsal doyum yoluymuş ve gizli hayvani dürtülerini bu yolla tatmin ediyormuş. Halk bu söylentilerinin doğruluğunu hemen kabul etmiş. Böylece bir zamanlar baş tacı edilen tanrılar istenmeyen varlıklara dönüşmüşler.
Köyde işler karışadursun huri et almak için ilk defa kasaba gitmiş ve iş başındaki Satıras’ı görür görmez gönül vermiş. Siyah gözlerini süzüp uzun saçlarını yüzüne peçe yapmış. “Hele yiğidim kes şu arka buttan yüz gram, güçlü kollarınla eti bir de zırhtan geçir hele, akşama misket köfte yapacağım.” demiş. Heyecandan titreyen Satıras arka budun yağlı bir kısmına dokunur dokunmaz et siyaha kesmiş, “Yüz gram ne ki, sen iste ben sana tüm kuzuyu vereyim.” demiş. Huri eti zırhtan geçiren Satıras’ın parlayan bronz pazılarından gözünü alamamış. Eti alıp giderken kıkırdayan huri “Evde yemek pişirenin yoktur, akşam yemeğe gel istersen.” demiş. Böylece anlaşılmış cennetten neden kovulduğu. Böylece Satıras ile huri arasında aşk filizlenmiş. Aradan bir zaman geçtikten ve de dedikodular çıkmaya başladıktan sonra Satıras bu böyle olmayacak evlenelim demiş. Karar alınmış ve herkes bunu kabullenmiş. Usturas onları tebrik edip düğün öncesi gelin başını yapmak istediğini söylemiş. Çift bunu memnuniyetle kabul etmiş. Düğün günü Usturas hurinin saçını yapmaya başlamış. Figür olarak mezar taşı seçmiş ve huri oracıkta can vermiş. Bunun duyan Satıras kendinden geçip satırıyla Usturas’a saldırmış. O da usturasına davranmış. Böylece çıkan kavgada birbirlerini öldürmüşler ve tanrılar Necaset’i boylamış. Zebanileri de eski karıları olmuş…
Bana göre ikinci hikâye akla daha yatkın olsa da kimin hangisine inandığı meçhuldür. Herkes istediğine inanabilir, ne de olsa ikisini de ben yazdım. Ancak bu hikâyeler öyle akıcıdır ki okur zamanın nasıl geçtiğini anlayamaz ve kendisini bir hafta sonraki müsabaka alanında bulur. Kasabın oğlu yepyeni kıspeti ile kasıla kasıla güreş meydanında kaslı ve parlak teniyle peşrev çekmeye başlar, uzun saçlarını arkadan bağlıdır. Berberin oğluysa kafası ustura tıraşlı, elleri ceplerinde, annesinin eski iç donlarından bozma kıspetiyle ağzını ayıra ayıra meydanda gezerken birden davulla zurnanın ritmine kendini kaptırıp kasap havası oynamaya başlar. Sonra kasabın oğlunun karşısına geçip “Hayde bre, dikilmeye mi geldik oynayalım!” der. Ne olduğunu anlamaya çalışan kasabın oğlu hamlesini yapıp el ense atmaya yeltene dursun berberin oğlu onu kolundan tuttuğu gibi sırtüstü yere çalar. Herkesin ağzı hayretten açık kalır. Berberin oğlu halaya devam ededursun kasap vaveylalar içinde berberin yanına koşar. “Bre ırzı kırık dürzü bu nasıl iştir? Ben bu oğlanı her gün etle, pirzolayla besledim, nasıl oldu da senin şu aylak oğlun bizimkini alt etti?” Berber istifini bozmadan burnunu karıştırır:
“A akılsız kasap, ben bu oğlanın saçını her gün usturaya verdim.”
“Yani?” der kasap alı al, moru mor.
“Amaaannn, kime anlatıyorum ki ben. Ne demişler; hesabını bilmeyen kasap, ne bıçak kor ne de masat. Bunu da bilmiyorsan ne diyeyim ben sana.”
Kasap celallenir. “Neyi bilmiyorum ulan teres? Söylesene çatlatma adamı!”
Berber küçümseyerek bakar kasaba ve ağzından o veciz cümle dökülür: “Oğlan çocuğuna saç gelmez.”
O zaman hem kasap hem de meydandakiler işin aslını anlayıverir ve kasabın başı öne eğilir…









































Yorumlar