top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

Karşılaşmadığımız yerde başlayan hikâyeler

  • Yazarın fotoğrafı: Litera
    Litera
  • 1 gün önce
  • 5 dakikada okunur

Umut Kaygısız, Mine Ölce'nin öykü kitabı, Oysa Hiç Karşılaşmamıştık üzerine yazdı: "Görsele tutunmamayı tercih edenlere çok katmanlı öyküler sunarak, görünen nesnenin ya da canlının temsil ettiği imajı alıp öykünün tepesine yerleştiriyor yazar. Sonrasında yaratılan dünyanın gerçekte neye karşılık geldiğini bulmak, tamamen okurun vazifesi."



Sinema ve tiyatro alanındaki üretimleriyle tanıdığımız Mine Ölce bu defa bir öykü kitabıyla çıkıyor karşımıza. Oysa hiç karşılaşmamıştık, isminden ötürü kitabı eline almaya hazırlanan okurlarda şaşırtıcı sürprizlerin hayretler uyandıracağı bir düzine öykü beklentisi yaratıyor. Ancak günlük hayatın bize vaat etmediği, inanması zor hadiseleri bulup çıkarmak yerine, insanın özüne inmeyi düstur edinmiş bir yazar kimliğiyle karşımızda duran Mine Ölce, ters köşeye yatırıyor bizleri. İlk bakışta olağan gözüken hadiselerin arkasında gizli duran öyküleri dert edinmiş. Kahramanımız bazen tek kişi, bazen bir hayvan, bazense sıradan bir nesne olabiliyor. Yazarlık hüneri de burada başlıyor işte. Görsele tutunmamayı tercih edenlere çok katmanlı öyküler sunarak, görünen nesnenin ya da canlının temsil ettiği imajı alıp öykünün tepesine yerleştiriyor yazar. Sonrasında yaratılan dünyanın gerçekte neye karşılık geldiğini bulmak, tamamen okurun vazifesi.

Genel olarak sade ve akıcı bir dil kullanmayı tercih eden yazarın, bazı öykülerinde özellikle betimleme kabiliyetini üst seviyeye çıkardığını görüyoruz. Öykülerinin okurlarını sürüklemesi için en az konu seçimi kadar dil yapısı üzerinde de itinayla çalışıldığı gözden kaçmıyor. Tempoyu hiç kaybetmeyen anlatıları çoğunlukla ben merkezli. Dolayısıyla öykü kahramanlarıyla empati kurabilmek hiç de zor değil. Fakat konu seçimine göre yazarın bizleri farklı yönlendirdiği noktalar da mevcut. Yerine göre hikâye ile aramıza duvar örmesini bilip, bilinçli olarak okuru öyküden uzaklaştırdığı anlarda akan olaylara tarafsız bakabilmemizi sağlaması da kurgu ile kurgu dışı arasında tereddüt yaşamamıza neden oluyor ki; bu da kıymetli yazarın özellikle yorum yapmaya zorladığı okurundan kendine has bir yol seçmesini isteme biçimi.

Öyküleri derinlemesine mercek altına alma isteğim arşa çıkmışken, bir noktaya özellikle değinmek isterim. Mine Ölce’nin öykülerinin gücü, insana dair yalın ama çok tesirli ve herkeste olması muhtemel dramatik eylemi bulup çıkarmasında gizli. Her öykü, eninde sonunda çok vurucu bir gerçeğe, insanın özüne, yokluğuna tahammül edemeyeceği bir duyguya ulaşıyor. Yani temelinde çok sağlam bağlamlar bulunduğu için, öykülerin sarsıcı etkileri azımsanmayacak seviyede. 

Daha ilk öyküsünde dramatik yapıya sadakatini ziyadesiyle hissettiriyor kıymetli yazar. “Bir limonata daha” isimli hikâye, yazarın tiyatro geçmişini ispatlar nitelikte. Pınar Güntürkün’ün muhteşem performansıyla seyircilerini büyülediği “Herkes Kocama Benziyor” adlı oyunun edebiyattaki karşılığını andırıyor. Toplumun yüklediği görevleri sorgulamadan yerine getiren bir kadının kendini keşfetme, hayatı sorgulama ve pek çok şeye “Yeter” deme biçimini soluğumuzu tutarak takip ediyoruz. 

Hemen arkasından Sessizce, güçlü mizah unsurlarıyla örülü, tam manasıyla tiyatro diliyle yazılmış, sahnenin izleyicide bıraktığı dinamik etkiyi vücudunda barındıran bir öykü olarak çıkıyor karşımıza. Neriman Teyze ile de direkt bağlanıyor Sessizce. Dizi film tadındaki öyküleriyle, arkası yarını dört gözle beklememizi sağlayacak bir tatlı telaş rüzgârına sırtını dayayan kıymetli yazar, en yumuşak ve hassas yerimizden yakalıyor bizleri. 

Buradan sonra anlatımda yol değiştiriyor yazar. Alegorik bir dil kullanırken, öyküsüne ustaca yerleştirdiği sembolleri hayatlarımızda konumlandırmamızı umuyor. Ah Sermet Bey, orkideler vasıtasıyla evin tanımının yapıldığı bir hikâye. Evi, evin içinde yaşlanan çifti resmetmekle yetinmiyor. Şehir değişirken, mahallelerin yıkılıp yepyeni ve farklı bir yüzle bürünmesini ve orada yaşayan insanların eskisi gibi nefes almasının olanaksızlığını taşırıyor paragraflarından. Ve tabii ki güneşi gizleyen yüksek binaların hayatlarımızın arka fonuna yerleştiğini hatırlatıyor bizlere. Tıpkı yerleri değişince pencereden sızan ışıkla buluşamayan orkidelerin hazin sonuna benziyor her biri. Çürüme başlıyor. Dıştan içe… Sokaktan eve…

Kahve ya da kavun, ismine yakışır biçimde seçim öyküsü, tercih meselesi. Sallanan bacağının altına bir şeyler sıkıştırılmış sandalye ile evliliğin her an dengesini yitirmeye yüz tutmuş hali özdeşleştirilirken; evvela kendisini, sonra olmaktan vazgeçtiği kişiyi gördüğü arkadaşı yerine koyan kadının dünyasında açıyoruz gözlerimizi. Kayıp giden hayatının kokusu ciğerlerine kadar işleyecekse şayet, elbette bir tercih yapmaya mecburdur kadın. Kahve mi yoksa kavun mu? Çöp poşeti mi yoksa unutulmaya yüz tutmuş eşyalar mı?

Yapısal olarak kusursuza yakınlığıyla göze çarpan İyi misin?, dramatik gücüyle okuyucusunu kavrayıp sarsıyor. Kitabın başlangıç öyküsü olabilirdi, diye düşünmemek elde değil. Çünkü bu hikâyeyle bitişik diğer kısa öyküler de en az onun kadar tesirli. Kumkapı’da salınmak sayesinde Hemingway esintisini iliklerimize kadar hissediyoruz mesela. Kıymetli yazar, uzun ve detaylı düşünmemize mecralar açıyor anlattıklarıyla. Ama bununla da yetinmiyor. Çünkü sıradaki Soluk sarı da Kumkapı’da salınmak adlı hikâyenin başarısını kanıtlar nitelikte. Mine Ölce’nin kısa, hatta çok kısa öykülerdeki güçlü anlatımlarıyla doruğa ulaştığını gözlemlemek bir yerden sonra sürpriz olmaktan çıkıyor. Oku, anla, düşün ve tartış. Sonra başa dön. Bir daha yap aynısını. Okurda yumruk yeme etkisi bırakacağını hisseden yazar, “Kendinden bir şey bulabilirsin hikâyemde” der gibi her seferinde.

Nar sonatı ise sembolist bir öykü olarak okurun resmen mola vermesini sağlıyor. Özellikle narın hikâyede kullanım biçiminin kattığı derinlik gözden kaçacak gibi değil. Azınlık olma psikolojisi ve göç arka duvarken, en önde bireye miras kalan derin boşluğun resmi gizlenmiyor. Gerçek anlamda durumsal bir çözümlemeyle baş başa bırakıyor bizleri. Ve hemen arkasından sürpriz sonlu, betimlemesi bol, şaşırtıcı bir hikâye ile de sarsıyor. Çilek rüyası’nın özellikle kelime oyunları ve okurda görsellik yaratacak teferruattaki tasvirleriyle zengin bir metin olarak kitabın yörüngesini değiştirdiğini söyleyebiliriz.

Sonra dramatik yapının ilginçlik unsurunu bütünüyle taşıyan Çürüyüş, yaşamlarımıza cesur biçimde bakmamıza önayak oluyor. Nesneye yerleştirilen ruh ve hissiyat, örtülü anlatımın güzel örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir. Yazar burada kemençenin derdinden ziyade, çürüyüşün toplumsal izlerini müzikle harmanlıyor. Hatta o kadar güzel biçimde üstesinden gelebilmiş ki, hemen arkasından gelen Hulusi Bey’i beklerken ile aynı tarzın ve etkinin devamını sağlayabilmiş. Kaderi de okurundan beklentisi de tıpa tıp aynı. Bu kez ayakkabı konuşuyor ama biz dinlemiyor, resmen hissediyoruz yaşananları.

Diğer taraftan kitaptaki klasik öykü yapısına en yakın hikâyenin Fotoğraftaki gözler olduğunun altını çizmeliyiz. Çocukluk travmasının nüksettiği anı, bugünün dilinde duygu yüklemesiyle ve ben diliyle başarılı biçimde anlatan kıymetli yazar, öykü okurlarının alışık olduğu yönelime esaslı bir selam vermiş bu öyküsüyle.

Ancak hemen arkasında çok sarsıcı bir olayı, olabildiğince farklı atmosferde bizlere anımsatırken, kitaba neden oysa hiç karşılaşmamıştık ismini verdiğini de adeta ispatlıyor Mine Ölce. Hepimizin paydaşı olduğu depremi bir çocuğun dilinden işitip gözünden seyretmenin sadece düşündürmekle yetinmeyeceğine, aynı zamanda donmuş hislerimizin de çözülmesini sağlayacağına şahitlik ediyoruz. Karanlığın elleri, hüzünlü bir hikâyenin olabilecek en neşeli anlatımı. 

Eve geliyorum ise okuyucuya atılan sert tokadı finale saklamadan, her paragrafta hissettirerek bir önceki hikâyenin intikamını alıyor gibi. Tatlı tatlı okşuyor yanaklarımızı her paragrafta. Ve kaybetme korkusunu fısıldıyor, sevmekten, özlemekten çok daha yüksek sesle. Sonra tekrar durum değişikliğine gidiyor Mine Ölce. Kitabın en karakteristik özelliği bu. Tek bir temanın etrafında dolaşmadan, herhangi bir duygu yüklemesiyle okuru boğmadan, her defasında farklı bir yol ve yöntemle gidişatı ustaca değiştiriyor kıymetli yazar. Ben çözdüm ile inceliklerle örülü, tamamen karakterlerin psikolojik altyapısına yoğunlaşan, hassas bir anlatım yolunu seçmiş yazar. Sıradan gözüken bir çocukluk hatırasının iki yetişkin bireyin üzerindeki etkisini iliklerimize kadar hissetmemiz için tür değişikliğine gidecek kadar da cesur üstelik.

Durmak yok. Tekrar biçim ve yorum değişikliğine giderek okurun sıkılma ihtimalini neredeyse sıfıra indiriyor Mine Ölce. Kızın, gerek biçim gerek anlatım metodu olarak yaratıcı, özgün ve farklı. İki mektubun içine sıkıştırılmış pek çok hikâyeyi barındırmasının yanında, ben merkezli duygu aktarımını kusursuz sağladığı için kahramanı tanıdığımız biri yerine rahatça koyabiliyoruz. Hiçbirimize uzak olmayan, duygu derinliği üst seviyede bir öykü Kızın.

Kabak tatlısı’ndaysa, yazar aşina olduğumuz hayatların incecik detaylarını ustalıkla gözlemleyerek koyuyor tabaklarımıza. Her cümlesi bir amaca hizmet eden öykü, sıradan ev halleri kisvesi altında derin bir psikolojik çözümleme armağan ediyor bizlere. Ölen babadan geriye kalanları duyu organlarıyla anımsayan kız, bir yandan da hayatına devam etmeye çalışan annesinin gizlediği huzursuzluğunu keşfediyor. İşte asıl sıradanlık tam da burada. Bir televizyon dizisi yardımıyla herkes gibi olmaya çalışan annenin geride bıraktığı ipuçlarında… Ve onları keşfedip geçmişe dönen kızında.

Bütüne baktığınızda parçaları keşfedebileceğiniz ancak her bir parçanın da başlı başına bütün oluşturabilme potansiyeli taşıdığı bir kitap “Oysa hiç karşılaşmamıştık.” Özellikle iki sayfalık mikro öykülerinin sertlik dozu bir hayli yüksek. Mine Ölce’yi pek çok öykü yazarından ayıran temel nokta burada gizli. Kıymetli yazar cümleleri uzatma, fazladan detay verme heyecanına kapılmadan, betimleme şovu yaparak edebi güç ispatlama hevesinden uzak durarak, yalın öykünün peşinde. Edebi kaygısı tamamen anlattığı insana dair meselede ve duygunun gücünde gizli. Ne kadar uzun değil, ne kadar yoğun yazabildiğine dikkat ederek öykü yolculuğuna bizleri davet eden yazara eşlik etmek, hayatlarımızın dışında kalanlara biraz daha dikkatli bakmamıza yardımcı olacaktır. Keyifli okumalar dilerim.


OYSA HİÇ KARŞILAŞMAMIŞTIK

Mine Ölce

Potkal Kitap, 2025

Tür: Öykü

96 s.

bottom of page