Ara

Suzey'e İki Çift Lafım Var

Metin Nart

Çilem Dilber’in Kuyruklu Yalan kitabının ilk öyküsü Suzey’i bitirdiğimde, kötülüğün hâlâ, sebepleri bütünüyle ortaya konulamamış bir muamma olduğunu ama farklı ve tatminkâr birçok yaklaşımın mevcut olduğunu düşündüm. Kitabının ilk öyküsü Suzey’in konusu da kötülüktü zira.


“Kişisel kötülük” hakkında felsefe, sosyoloji (Etik-din bu başlığın altına pekâlâ yerleştirilebilir) ve psikiyatrinin işaret ettiği bir yığın sebepten söz edilir. Kimileri hastadır kötülük yapar, bazıları karakterlerinden dolayı -genetik- kötülük yapar, kimileri toplumsal sebeplerden dolayı kötülük yapar, deriz. Oldukça da ikna edici buluruz. Tıpkı, Stephen King’in, The Shining-Medyum romanının kahramanı, yazar Jack Torrance gibi.


Kötülük asıl, kötülüğün ortak bir kimlik olarak ortaya çıkması durumunda çetrefilleşir. Kişisel kötülük bir günah, bir suç olarak ortaya çıktığında cezalandırılması nispeten kolaydır. Peki ortak kimlikte ortaya çıktığında bu suçu, bu günahı kim üstlenecek?


Tıpkı Suzey’de kötülüğün ortak kimlikte ortaya çıkmasındaki gibi.


Çilem Dilber kötülüğü “Biz-O” dikotomisi oluşturarak kurgulamış öyküsünde. Bu çok işlenen tem, yazarın -biçimi oluştururken- anlatıcı seçimiyle özgünlüğün dar alanında kendisine yer ediniyor.


"Fısır fısır konuştuk önce." Öykünün bu giriş cümlesindeki Biz’in, farklı bir biz olduğunu henüz ilk sayfanın sonuna geldiğimizde anlıyoruz.

“Biz” anlatıcı kurmacalarda nadiren kullanılır. Tıpkı diğer anlatıcılar gibi bu anlatıcının da farklı tipleri vardır. Mesela Jean Echenoz, “1914” ya da “Bir Yıl” eserlerinde, sadece birkaç yerde araya girip ilahi anlatıcının -bana göre bu eserlerde “bilen anlatıcı” demek daha doğru- elini kuvvetlendiren bir atraksiyon aracıdır. Kahramanın özne olduğu “Biz”in içinde yer alır anlatıcı. Yine Jean Echenoz-Ravel’inde tanıştığım “Biz” anlatıcı, bazen Ravel’in özne olduğu “Biz”in içinde bazen de Ravel’in nesne yapıldığı cümlenin öznesinde yer alır ve cinsiyeti olmayan bir sestir.


Suzey’in Biz anlatıcısı Jean Echenoz’un biz anlatıcılarıyla örtüşmüyor.


Bir diğer biz anlatıcı tipi de, Julie Otsuko'nun Tavan Arasındaki Buda'daki Biz anlatıcıdır. Buradaki biz, hem öznenin hem nesnenin içinde yer alır. Çünkü JO’nun bu eserindeki Biz anlatıcı, metnin hem öznesinde yer alır hem nesnesinde. Öznedeki biz ile nesnedeki biz, aynı gruptur zira. Biz, bizi, okura anlatır. Varlığı olan bir sestir ve cinsiyeti kadındır.


Çilem Dilber’nin “Suzey”deki Biz anlatıcısı, yazarın kurduğu “Biz-O” dikotomisi üstünden yürüdüğü için genel olarak öznedir ve O’dan sürekli nesne olarak söz eder. Öykü boyunca kâh kadın kâh erkek olan ama üstlendikleri misyondan dolayı aralarındaki cinsiyet farkı flulaşmış ve bir varlık olan Biz’in sesini duyarız. Anlatıcı bir kadının da sesi olur bir erkeğin de. Suzey’le hesapları olan bir zümrenin ortak dilidir.


"Fenerin ışığını görünce kalkıp peşine düştük muhtarın. Ne bir konuşma ne bir fısıltı. Cırcır böceklerinden başka ses çıkaran yok. El fenerinin ışığında, toza toprağa bata çıka yürüdük. Yarasalar tepemizde dönüp durdu yol boyu. Civardaki tepeler, tepelerdeki ağaçlar, onların üstünde ışıyan sabırsız Ay, hepsi birer heyula. En son karşı yamaçtaki eve yöneldi muhtar. Biz de onun peşine. Yamaca vardığımızda hafif bir rüzgâr başladı. Kavak ağaçlarının hışırtısı rüzgâra karıştı. İki katlı, eski evde ne ışık ne ses. İçimizden biri yol boyu topladığı çalı çırpıyı evin önüne yığdı."


Anlatıcı bahsini bir kenara koyup öykümüze dönersek, teması kötülük olan öykünün konusunu kristallendirebiliriz.


Hannah Arendt’ın Eichmann Kudüs’te eserinde çizdiği kötülük, dinin, günahkârlık üstünden anlatmaya çalıştığına benzemez. Ona göre kötülüğün sıradanlığı, bireylerde oluşmuş haset-hınç benzeri duyguların erk tarafından yönetilip, sıradan insanların birer canavara dönüştürülmesidir. “Sıradanlığı” buradan gelir.


"Gözleri bal rengi. Bakınca altın sarısı ışıyor. Dilinden düşen bir kelime bin parça ediyor insanı. Her gülüşünde, al beni, diyor nar dudağı, gül yanağı. Yüreği titriyor bakanın. Bir gören bir daha iflah olmuyor, yemeden içmeden kesiliyor."


Arendt, Nazi Almanya’sında kötülüğün insanlar tarafından görülür görülmez kötülük olduğunun anlaşılmasını sağlayan bir niteliğini, baştan çıkarıcılığını yitirdiğini ve böylece kendini kamufle ettiğini ifade eder (Arendt 2009: 157)


Onda var bende de olsun, diyebileceğimiz gıptanın çerçevesinden çoktan çıkmış hâl, bende yok onda da olmasın sınırına girer yavaş yavaş. Kılıf hazırdır.


"Bak filancanın oğlu hasta oldu, yataklara düştü Suzey’i bir görüşüyle. Falancanın kocası evi barkı unuttu. Böyle giderse ne er kalır köyde ne aile."


Ve fırsat çıkar.


"Bir ninesi vardı ona sahip çıkan. O da öldü gitti."


Erk de hazırdır.


"Söylediklerimizi duyan muhtar, “Telaşa mahal yok,” dedi nihayet. “Ahalinin huzuru için bir hâl çaresine bakılacak.”


Örgütlenmiş kitle için kötülük sıradanlaşmıştır artık. Cadı avına çıkabilir, linç yapabilir, “ötekini” kolaylıkla yakabilir.


Hedefin “hâllinden” sonra erk gerekli önlemleri de alır. Temizlik, izleri silme, suçu flulaştırma.


"Şehirden bir araç getirtti. Araç dereden yamacı baştan aşağı yıkayacak kadar su çekti. Közler söndü, yıkıntı temizlendi."


Ötekinin “hâllinden” sonra, topluluğun bireylerinde sindirme pek de kolay olmaz. İnsan varlığının hesaba katılmamış mekanizmaları işlemeye başlar. Cadı avından sonra öykü, “Duman-Vicdan” metaforuyla birlikte bir alegoriye evrilir.


"Ertesi sabah yine yamaçtan yükselen dumanla uyandık. Yıkıntıda açılan köz dolu koca bir çukur. İçten içe yanıyordu toprak. Kovalara su yerine toprak doldurduk biz de. O her şeyi örterdi ne de olsa, bir köz çukurunu mu kapatmayacaktı? O da nafile çıktı."


Öykünün masal atmosferinde “hesaba katılmamış” bu mekanizmalar metafizik varlıklarıyla boy gösterir.


"Bahtiyar gece yarısı avluya su dökmeye çıktığında görmüş ilk. Tepesinden uçarak geçmiş Suzey."


"Benimkilerin arasına karışmış kıpkızıl bir keçi. Nereden geldi hiç anlamadım billahi. Gözlerinden ışık saça saça üstüme gelince bildim onun Suzey olduğunu?"


"İmamın karısı halı kursunun arkasında karşılaşınca oturup iki çift laf etmek istemiş Suzey’le. Öte dünyayı soracakmış."


"Seyfi’nin kızı büyürken Selim’in karısı doğurdu. Sonra başkası ve bir başkası. Köy meydanından aheste aheste geçen, olmadık yerde ortaya çıkan onlarca küçük Suzey’e alışmamız da uzun sürmedi."


Menfaat için kardeşin kardeşi öldürmesinin insanlık tarihindeki ilk arketipi Hâbil-Kâbil göndermesiyle Çilem Dilber, gerçeğin tersyüz edilip nasıl farklı bir algıya dönüştüğünü göstererek sağlam bir darbe vuruyor.


"Halim’le Salim’i andık dönüş yolunda. Dağ gibi adamlar. Gür sesli, gök gözlü. Bir batından çıkma can parçaları. İkisi de birbirinden civan. “Vah ki vah, az mı kahrolduk o masumlara,” dedik."


Edebiyat, bir yönüyle bir derleme sanatıdır. Bu, öyküde daha zordur. Çilem Dilber, bu alegorik öyküsünde, akıllıca yaptığı anlatıcı seçimi, temi ustaca kristalize ettiği konusuyla edebiyatın asla ölmeyeceğini muştuluyor. Düşünsenize bir, Arendt kötülük üstüne bir yığın söz etmiş. Aramış, taramış, konuyu lime lime etmiş. Bu kısa öyküde Çilem Dilber gerçekliği öyle güzel deforme etmiş ki Arendt’ın “kötülüğün sıradanlığını” kucağımıza bırakıvermiş.


Alegorik okumaya açık bu öyküde son söz elbette her okura ait. Final bir başka güzeldi. Son söz yerine Julio Cortazar’ın Ötekinin Rüyası’nda yazdığı bir paragrafı paylaşıyorum.


“Ve tanyeri orkestrası nefesli çalgılarını akort ediyordu. Orada kaldım, mutlak mekânda; buradayım, canlı zamanda. Gerçekliğin çerçeveleri kırıldı!”