Ara

Umudu edebiyatla büyütmek mümkün mü?

Doğuş Sarpkaya


Öldü dediğimiz yerden tekrar tekrar doğan roman, edebiyata yüklenenen umudu haklı çıkardı hep. Peki ama ülkemizde? Türkiye’de, 21. yüzyılda senede ortalama beş yüzden fazla yeni roman yayımlandı. Fakat roman sanatının gelişimine dair niceliksel artışa oranla niteliksel patlamanın gerçekleştiğini söylemek mümkün oldu mu? Her yılın akılda kalan eserleri nelerdi ve neleri edebiyatın meselesi haline getirmişlerdi?Doğuş Sarpkaya umut çerçevesinde Türkiyede son on yılın edebiyatını roman üzerinden değerlendirdi.

Umut her daim ikircikli bir kavram oldu. Kimi zaman gerçekleşmeyecek kadar iyi, güzel, özlenen bir geleceğe atıf olarak görüldü. Bu anlamıyla iyimserlikle karıştırıldı. Gerçekte ne olursa olsun her şeyin iyiye gideceğine duyulan inancın umut değil iyimserlik olduğunu, umudun gerçekleşmek için her daim bir imkâna işaret etmesi gerektiğini unuttu dünyaya pembe gözlüklerle bakanlar.


Umut, kimi zamansa şimdiki zamanı olumlamaya hizmet etti. Dünyanın her geçen gün daha iyi bir yer olabileceğinin ihtimali üzerinden kapitalist sistemi güzelleyen bir zemin hazırlandı. Dünyanın kıyamete sürüklendiğini iddia eden kötümserlerin karşısına dikilen, yaşadığımız dünyanın o kadar da kötü olmadığını hatırlatan bir kuşak oluştu. Bilimsel ve sosyal gelişmeler ışığında insanlığın ilerleme kaydettiğine dair veriler sunulmaya başladı. Monica Rinck’in özetlediği gibi: “Çocuk ölümleri oranı 2000-2010 yılları arasında % 35 civarında düştü, ve tüm dünyada 5 yaşın altında ölen çocuk sayısı hâlâ 9 milyon olsa da, bu rakam düşmeye devam ediyor. Savaşta ölenlerin sayısı da azalıyor. BM'ye göre, günümüz dünyasında insanların % 89'u temiz içme suyuna ulaşabiliyor. FAO'nun (BM Gıda ve Tarım Örgütü) verilerine göreyse, dünyada açlık çeken insan sayısı 1990'dan bu yana 216 milyon civarında azaldı.” Tüm bunların bir ilerleme olduğunu kabul etmemek mümkün değil. Fakat insanlığın bu konuma gelmek için verdiği mücadelelerin, egemenlerin hırslarına gem vuran iradenin görünmezleşmesi başlı başına bir sorun olarak ortada duruyor.


Bugünlerde ise küresel pandemi her fikri ele geçirdi. Umuda, iyimserliğe, kötümserliğe dair her düşünce insan zihninin en derinlerine üşüşmeye başlamış durumda. İnsanlık histerik bir iyimserlikle aşıyı beklerken; depresif bir kötümserlikle virüsün mutasyonlarının etkilerini anlamaya çalışıyor. Aslında insanlığın büyük çoğunluğunun yaşamını devam ettirdiğini, yaşanan her şeyi hızla unutma eğilimine girdiğini de söylemek mümkün. Post-truth çağında kimileri için, her gerçek hızla tarihin çöplüğünü boylayabiliyor. Hal böyleyken toplumsal gerçekliği anlamak, anlatabilmek mümkün mü sorusuna verilecek olumlu yanıt, iflah olmaz bir iyimser olarak görülmemize neden olabilir. Gerçeğin edebiyat yoluyla anlatılabileceğini savunmak da benzer bir etki yaratabilir. Bu etki zaten post-modernizmin etkisini iyiden iyiye arttırdığı 1980’li ve 1990’lı yıllarda özgün edebi eser yazmanın olanaksızlığı üzerinden roman sanatının ölümü ilan edildiği zaman kendisini hissettirmeye başlamıştı. Edebiyata dair umutlar yavaş yavaş ölmeye yüz tutmuştu post-modernlere göre.


Roman İçin Umut Var


Oysa, roman sanatı üzerine kafa yoranların kötümserliğine rağmen, nitelikli eserler yazılmaya devam etti. Roman sanatının kendi sınırlarına ulaştığını iddia edenlere karşı kâh yeni biçimler deneyerek kâh eski biçimlerde yazıp anlatılmamış konulara yönelerek edebiyatı yüceltecek eserler yazıldı, yazılmaya da devam ediyor. Albert Camus’nün ünlü “edebiyat olan yerde umut vardır” cümlesini haklı çıkaracak bir sürü isim saymamız, çağdaşımız olup, ileriki kuşaklarda da okunacak eserler kaleme alan pek çok yazardan bahsetmemiz mümkün: José Saramago, J. M. Coetzee, Arundhati Roy, Javier Marías, Ngũgĩ wa Thiong'o, Evilio Rosero, Olga Tokarczuk, Alejandro Zambra, Tom McCarthy, Elena Ferrante... liste uzayıp gider.


Genel kötümserliğe rağmen Türkiye’de de roman sanatında dikkat çekici eserler yayımlanmaya devam ediyor. Son on yılda yayımlanmış sıkı romanları aklımıza getirdiğimizde, küçümsenmeyecek bir birikimin oluştuğunu iddia edebiliriz. Fakat yine de kötümserleri, kimi zaman beni de içine alan bir toplamdan bahsediyorum, haklı çıkaracak bazı durumlar da yaşanmıyor değil. Roman kuramına ve tekniğine dair bunca kaynağın olduğu bir çağda, yazılan nitelikli roman sayısının daha fazla olması gerektiği aşikâr. En azından teknik anlamda daha az sorun içeren eserlerin yayımlanmasını beklememiz gerekiyor. Fakat Türkiye’de roman sanatının gelişimine dair niceliksel artışa oranla niteliksel patlamanın gerçekleşmediğini söyleyebiliriz. Türkiye’de, 21. yüzyılda senede ortalama beş yüzden fazla yeni roman yayımlandı. Buna karşın her yıl “çok iyi” diyebileceğimiz romanları saydığımızda iki elin parmaklarını geçmediğini gördük. Bazı yılların verimli bazı yılların ise garip bir şekilde verimsiz geçmesi ise bir genelleme yapmayı olanaksız kıldı. Bir sene umutlarımızın yeşerdiğini, ertesi sene yeşeren bu umutların heba olduğunu hissettik. Bu döngü 2020 yılına kadar devam etti. Bu durum da ister istemez kötümserliğe neden oldu.


İşaret Fişeği


Oysa iki elin parmaklarını geçmeyecek eserlerin yeni bir edebi kıvılcım yaratma gücünde olduğunu düşünürsek bu karanlık atmosferden kurtulabiliriz. Bu bizi sadece bardağın dolu tarafını gören bir pembe gözlüklüye dönüştürmez. Son on yılda yayımlanan kitapların da bardağın dolu tarafının görülebileceğine işaret ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.


Son on yılın başladığı 2011 yılı bu anlamda verimli bir yıl oldu. Pınar Selek’in Yolgeçen Hanı, Irmak Zileli’nin Eşik, Nermin Yıldırım’ın Unutma Beni Apartmanı, Bedia Ceylan Güzelce’nin 1473 romanları umut vaat eden ilk kitaplar olarak göze çarptılar. Burhan Sönmez’in ikinci romanı Masumlar, Ayhan Geçgin’in üçüncü kitabı Son Adım, Ayfer Tunç’un 12 Eylül’ü konu edinen Suzan Defter’i bu yılın dikkat çeken eserleriydi. Türkiye’de roman sanatına yeni bir soluk getiren iki eser de 2011’de yayımlandı.


Leyla Erbil’in Kalan’ı ve Murathan Mungan’ın Şairin Romanı hem teknik anlamdaki mükemmellikleri hem de merkeze aldıkları meseleleri tartıştırma becerileriyle sadece yayımlandıkları yılın değil tüm zamanların en iyileri arasında yer aldılar. Leyla Erbil Kalan’da hafızası ilaçlarla durdurulmaya çalışılan Lahzen’in bilinç akışını şiirsel bir anlatımla yansıtmayı başardı. Bellekle, hatırlamakla, hatırladıkları ile yaşamakla ilgili bir tartışma açan Erbil, tarihi unutturmaya çalışanlara karşı hafızanın nasıl dikilebileceğini anımsattı romanında. Bunu da kendine özgü bir biçim yaratarak gerçekleştirdi. Murathan Mungan ise Şairin Romanı’nda roman türünün melezliğinin sınırlarını zorlayarak, yeni bir akak yarattı. Romanda farklı türsel gelenekleri –ütopya, fantastik, polisiye, yol romanı…- takip ederek özgün bir eser oluşturmayı başardı. Teknik anlamdaki bu mükemmellik içeriği de zenginleştirerek şiirin, insan kötülüğünün, toplumsal ilişkilerin, yabancılaşmanın, eşitsizliklerin ve başka bir dünyanın olanaklarının tartışıldığı bir atmosferin oluşmasını sağladı Mungan.


Eksik Yıl



2012 yılı ise A. Ömer Türkeş’in cümleleriyle ifade edersek “Türkiye romanı açısından eksik, eksik olduğu için de yanlışlarla dolu oldu.” 2011 ile karşılaştırıldığında edebiyata dair daha sönük bir yıl geçirdik. 2012 yılında Yaşar Kemal “Bir Ada Hikayesi” serisini tamamladı ama ne yazık ki Çıplak Deniz Çıplak Ada beklenildiği kadar güçlü bir finale işaret etmiyordu. İhsan Oktay Anar’ın merakla beklenen Yedinci Gün’ü yazarın kendi karikatürüne dönüşmesinin ilanı gibiydi. Keyifle okunan ama Anar edebiyatına katkı sağlamayan bir eser oldu bu roman. 2012’nin çok satar rafları da boş kalmadı. Ahmet Ümit, Tuna Kiremitçi, Oya Baydar, Ayşe Kulin, Perihan Mağden’in kitapları da benzer şekilde umut vaat etmedi. 2012 tümüyle enseyi karartacağımız bir yıl olmadı. Barış Bıçakçı’nın, bu satırların yazarının en iyi kitabı olduğunu düşündüğü, Sinek Isırıklarının Müellifi, Akif Kurtuluş’un Mihman’ı, Deniz Gezgin’in Ahraz’ı, Gönül Kıvılcım’ın Babamın En Güzel Fotoğrafı, Nermin Yıldırım’ın Rüyalar Anlatılmaz’ı 2012’nin dikkat çekici verimleriydi.


Umut Yeniden


2013 yılı şaheserler yılı değildi ama umut vaat eden pek çok yazarın kitabının yayımlandığına tanık olduk. Hakan Günday’ın Daha’sı 2013 yılının en dikkat çekici romanlarından biriydi. İnsanın karanlık tarafının sınırlarını tartıştırırken, kurumsallaşmış ve normalleşmiş kötülüğü de gözden kaçırmamamız gerektiğini hatırlatan bir romandı Daha. Nermin Yıldırım’ın Saklı Bahçeler Haritası ise geçmiş ile bugün arasında gidip gelen, geçmişin günahlarını bugünün gündeliğe dönüşen gaddarlığıyla harmanlayıp toplumsal gerçekliği anlatmaya çalışan, güçlü bir romandı. Bugünün parçalanmış dünyası, Yıldırım’ın romanıyla daha berrak bir görüntüye kavuştu.


1980’den sonranın en kitlesel halk ayaklanması olan Gezi Direnişi’nin gerçekleştiği 2013 yılında edebiyatın direnişinin de gerçekleşeceğine dair bir inanç filizlendi. Bugünden bakıldığında bu beklentinin ne kadar gerçekleştiği tartışılabilir. Ancak en azından bir kuşağın inat etmesini sağlayan bir süreci başlattığını söylemek mümkün. Pek çok “sıkı roman” yayımlandı 2013’te. Cem Kalender’in Kayıp Gergedanlar’ı, Şebnem İşigüzel’in Venüs’ü, Ethem Baran’ın Emanet Gölgeler Defteri, Oylum Yılmaz’ın Cadı’sı, Engin Ergönültaş’ın Minare Gölgesi, Leyla Erbil’in Tuhaf Bir Erkek’i, Mehmet Eroğlu’nun Fay Kırığı serisini tamamladığı Rojin’i, Yekta Kopan’ın Aile Çay Bahçesi bu yılın kayda değer romanları olarak sıralanabilir.


2013’ten sonra neredeyse 2017’nin son günlerine kadar bardağın boş tarafına odaklanmamızı engelleyecek denli hareketli bir dönem geçirdik. Aynı zamanda ülke edebiyatı üzerine konuşmaya başladığımızda sıraladığımız “yokluklar listesi”nden madde madde eleme yaptığımız zamanlar oldu bu yıllar. Bir taraftan gerçekçiliğe geri dönüşü deneyimledik. Post-modernist hegemonyanın güç kaybettikçe çağdaş gerçeklik yazarlara daha anlatılabilir görünmeye başladı. Türkiye’de edebiyatın temel eksiği ise şimdinin anlatılması değildi. Geçmişle hesaplaşmada da geleceği tahayyül etmede de eksik kalmış bir edebi geleneğe sahiptik. Bu da ister istemez şimdinin doğru bir şekilde betimlenmesini engelliyordu. Bahsettiğim dönemde bu handikabın aşılması noktasında önemli adımlar atıldığını söylemek mümkün. 2014’te Murat Gülsoy’un Gölgeler ve Hayaller Şehrinde’si ve Orhan Pamuk’un Kafamda bir Tuhaflık’ı ilgi çeken kitaplar oldular ama her iki eser de yukarıda bahsedilen adımları atmaya muktedir değildi.


Bu adımları atacak olanlar teknik anlamda Gülsoy ya da Pamuk kadar ustalaşmamış olan yeni bir kuşak oldu. Şiirden romana geçiş yapan Kemal Varol 2011’de çıkardığı Jar ile dikkatleri üzerine çekmişti. 2014’te yayımladığı Haw ve 2016’da yayımladığı Ucunda Ölüm Var, gün geçtikçe ustalaşan bir yazarı müjdeledi. Sözlü edebiyat geleneği ile kurduğu organik bağ sayesinde anlatısını zenginleştiren Varol’un 2019’da çıkardığı Aşıklar Bayramı ile usta bir romancı olduğunu müjdelediğini söyleyebiliriz. 2014’te Faruk Duman’ın Sus Barbatuslar’ını müjdeleyen, doğayı merkezine alan Köpekler İçin Gece Müziği, Seray Şahiner’in dip sınıftan kadınların yaşadığı istismarı yansıttığı karanlık ama umutlu Antabus’u, 1990’larda 2000’lere bir kadının yolculuğunu ülkenin yakın tarihiyle birlikte anlatan Figen Şakacı’nın Pala Hayriye’si, hem farklı dili, kurgusu ve üslubuyla öne çıkıp hem de Gezi Direnişi başlamadan büyük kısmının yazılmasıyla bu direnişi öngörmesiyle dikkat çeken Necati Tosuner’in Korkağın Türküsü’sü farklı damarlardan ülkenin roman atmosferini beslediler.


Kıvılcımı Çakanlar


2015’te Ercan Kesal ilk romanı Nasipse Adayız’ı yayımladı. Ülkedeki politik ortamı belediye başkan aday adayı olma sürecinden anlatan Kesal’ın Manuel Puig, Antonio Skermata gibi yazarların izinden giderek senaryo tekniğini romanda kullanması ve yarattığı sinematik atmosfer ilk roman için etkileyiciydi. Ama 2015’in etkileyici romanlarının kıvılcımını Nasipse Adayız çakmadı. Bu kıvılcım Burhan Sönmez, Sema Kaygusuz, Ersan Üldes ve Mahir Ünsal Eriş tarafından çakılacaktı. Burhan Sönmez’in İstanbul İstanbul’u ülke edebiyatında egemen olan 12 Eylül romanlarının anti-tezi gibiydi. Yenilginin karşısına direnişi, karanlığın karşısına aydınlığı, zamanın yok oluşu karşısına sonsuzluğu, mekânsızlığın karşısına İstanbul’u, melankolinin karşısına mizahı, vahşetin karşısına karakterlerinin hayal gücünü diken Burhan Sönmez, İstanbul İstanbul’da felaketle yüzleşmenin teslimiyetçi olmayan yolları olduğunu da kanıtlamıştı. 2010’lu yılların geçmişle doğru bir şekilde hesaplaşan kitaplarla birlikte yenilgi edebiyatını tarihe göndermeyi başardı Sönmez. Sema Kaygusuz ise Barbarın Kahkahası’nda, yarattığı mikro atmosfer ile ülkenin hem geçmişi hem de şimdisiyle hesaplaşmayı başardı. Ersan Üldes’in Hindi’nin Ruhu ise Meltem Gürle’nin cümlelerine sığınacak olursak: “hem uzun süredir bekleyen bu projeyi yeniden gündeme getirdiği, yani ‘Türkiye’nin Ruhu’nu anlatmaya soyunduğu, hem de bu meseleye ince bir alay ve ironiyle yaklaştığı için Oğuz Atay romanlarını hatırlatıyor. Dünyanın bir parçası olmak yerine onu seyretmeyi tercih eden kahramanı nedeniyle de Dostoyevski’nin Yeraltı Adamı’nı düşündürüyor bazen. Fakat bu yazarlarla kurduğu diyaloğa rağmen özgünlüğünü koruyor ve seneler sonra yeniden okumak isteyeceğiniz bir roman olarak karşımıza çıkıyor.” Mahir Ünsal Eriş’in Dünya Bu Kadar’ı ise bambaşka bir biçimin olanaklarını zorladığı, bunu yaparken günümüz Türkiye’sinden insan manzaralarını tüm çıplaklığıyla anlatmaya çalıştığı için önemli bir eserdi. Her şeyden önce bu cüret yeni bir edebi ayağa kalkışının mümkün olacağını müjdeliyordu. Mahmut Eşitmez’in distopyası Liberhell, Akif Kurtuluş’un Ukde, Ayhan Geçgin’in Uzun Yürüyüş, İlhami Algör’ün İkircikli Biricik 2015’in okunası kitaplarıydı.


Kısa Bir Mola


2016 bir tarafıyla önceki yıllardaki yoğunluğu taşıyan bir payanda görevini üstlendi. Bir miktar hayal kırıklığı bir miktar sürpriz, bir miktar umut… Fakat coşkulu bir atılım yılı olamadı. Senenin hayal kırıklığı şüphesiz Seyrek Yağmur’du. Bıçakçı alışık olmadığı bir anlatı evrenine adım atmayı denemiş ve kapıdan çevrilmişti. Bir diğer hayal kırıklığı ise Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın’ı oldu. Umut vaat eden kitaplar ise ilk eserlerdi. Eyüp Aygün Tayşir’in, 4 Hane 1 Teslim’i, Barış İnce’nin Çelişki’si, Özgür Mumcu’nun Barış Makinesi’si dikkat çekici ilk romanlar oldular.

2016’nın sürprizleri ise Gürsel Korat’ın ustalık dönemi eseri sayabileceğimiz Unutkan Ayna’sı ve Hikmet Hükümenoğlu’nun Körburun’u oldu. Gürsel Korat Unutkan Ayna’da Ermeni tehcirini, özellikle tehcir öncesi bekleyişi merkeze alarak anlattı. Zor bir konuyu, zor bir izlekten anlatmayı tercih eden yazar, konuyu dağıtmadan, diyalektik bir bütünlükle ele almayı başardı. Unutkan Ayna Türkiye’deki “felaket” anlatılarına yeni bir soluk getirmeyi başaran bir roman oldu. Körburun ise sadece 2016’nın değil tüm zamanların en güzel sürprizlerinden biriydi. Hükümenoğlu’nun, 1960’tan 1990’lara kadar Türkiye’deki tarihî kırılma ânlarının peşine düştüğü roman, sadece devletin günahlarına odaklanmadığı, aynı zamanda toplumsallaşan kötülüğü açığa çıkarma derdine düştüğü için kıymetliydi. Egemenlerin kötülükleri ve bu kötülük etrafında hızla örgütlenebilen linç kalabalıkları Türkiye tarihinin aşina olduğu bir durum. Ama örgütlü kötülüğün topluma yansıyışı ve karşılık buluşunun farklı tezahürleri üzerine yeterince düşünüldüğünü söyleyemeyiz. Hükümenoğlu, toplumsallaşan kötülüğün derinine inmeyi mesele edindiği için sıradan insanın gündelik hayat içerisindeki sıradan kötülüklerine yoğunlaştı Körburun’da. Vurdumduymazlık, görmezden gelme, başını önüne eğerek uzaklaşma kötülüğün kök salmasına nasıl hizmet ettiğini, etliye sütlüye karışmayan kendi halinde bir insanı kötülüğe sürükleyen şeyin, yaptıklarından çok yapmadıkları olduğunu vurguladı. Büyük kötülüklerin yanında sonuçları derin ve yıkıcı olan “basit” kötülükleri ele alarak kendi gerçeğimizle yüzleşmemizi talep etti.


2016’nın son sürprizi ise Aras Yayınları’nın Zaven Biberyan’ın romanlarının yeni baskılarını yayımlamaya başlamasıydı. 2016’da Yalnızlar ile başlayan bu süreç, 2017’de Meteliksiz Aşıklar, 2019’da ise Karıncaların Günbatımı ile devam etti. Zaven Biberyan, memleket edebiyatına yeni bir soluk getirecek kadar büyük eserler vermiş olsa da görmezden gelinen yazarlardan biri oldu. Kanonun dışına itilmiş olmasına rağmen Cumhuriyet tarihinin en önemli yazarlarından biri olduğunu belirtmemiz lazım. Biberyan üzerine yazdığım bir yazıda belirttiğim gibi, Biberyan’ı benzersiz bir yazar yapan merkezî özelliklerden biri Harold Bloom’un bahsettiği türden tuhaflıktı. Vahşi ve doğal bir gücü vardı yazdıklarının. Biberyan, birey ve toplumun bilinçdışındaki düşüncelerini daha kelimeye bile dökülmeden, sadece bir nüveyken duyup yazıyor gibiydi. Hemen her roman kişisi, bilinçdışındakilerin en derinindeki noktaya ulaşana dek hareket ediyordu. Karakterlerin kendilerine bile itiraf etmediklerini ya da bir anda akıldan geçenleri yakalıyordu Biberyan. Bu sobeleme, “ailenin, özel mülkiyetin ve devletin” halı altına süpürdüklerine karşı bir saldırıyı olanaklı kılmıştı. Dolayısıyla Biberyan’ın yeniden basılması ve okurun ilgisine sunulması 2016’nın en önemli edebiyat olaylarından biri oldu.


Kadınların Yılı


2017 yılı pek çok açıdan verimli bir yıl olarak göze çarptı. Mesela Öyle Güzel Bir Yer ki Murat Gülsoy’un külliyatında önemli bir konuma yerleşti. Bir yıkım hikâyesinin peşine düşüp, bireysel hesaplarla toplumsal gerçekler arasındaki gerilime odaklanan Gülsoy, niyetiyle çıkan ürün arasındaki açı farkını yok etmeyi başararak usta işi bir romana imza attı. 2017’nin asıl dikkat eden özelliği ise kadınların yılı olmasıydı. Yayımlanan sıkı romanların çoğunluğunda kadınların imzası vardı. Mesela ilk romanlarını yayımlamalarına rağmen Sezen Ünlüönen ve Mehtap Ceyran adından söz ettiren yazarlar oldular. Sezen Ünlüönen’in Kıymetli Şeylerin Tanzimi Tanıl Bora’nın da vurguladığı gibi “çağın hızının eskittiği hayalleri” merkeze alarak insanın çaresizliğine vurgu yaptığı için dikkat çeken bir eser oldu. Mehtap Ceyran’ın Mevsim Yas’ı ise geçmişle hesaplaşma teması üzerinden değerlendirilebilecek bir romandı. Eseri diğer hesaplaşma romanlarından ayıran ise geçmiş acıların ve vahşetin bugünümüzü de nasıl kararttığını anlatabilme gücündeydi. Ceyran, 1990’ların Batman’ında yaşananlar ile 2007 senesinin Batman’ı arasında bir fark olmadığını vurguladı romanında. Hem geçmiş hem de şimdi bunca karanlıkken insanın kendini nasıl gerçekleştirebileceği sorusu Mevsim Yas’ın merkezî problemlerinden biriydi. Ceyran bunu içeriğin vahşileştirilmesinden kaçınmadan ama içeriğin vahşileşmesiyle oluşabilecek duygusal istismarın da önüne geçerek gerçekleştirdi.