• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Umudu edebiyatla büyütmek mümkün mü?

Doğuş Sarpkaya


Öldü dediğimiz yerden tekrar tekrar doğan roman, edebiyata yüklenenen umudu haklı çıkardı hep. Peki ama ülkemizde? Türkiye’de, 21. yüzyılda senede ortalama beş yüzden fazla yeni roman yayımlandı. Fakat roman sanatının gelişimine dair niceliksel artışa oranla niteliksel patlamanın gerçekleştiğini söylemek mümkün oldu mu? Her yılın akılda kalan eserleri nelerdi ve neleri edebiyatın meselesi haline getirmişlerdi?Doğuş Sarpkaya umut çerçevesinde Türkiyede son on yılın edebiyatını roman üzerinden değerlendirdi.

Umut her daim ikircikli bir kavram oldu. Kimi zaman gerçekleşmeyecek kadar iyi, güzel, özlenen bir geleceğe atıf olarak görüldü. Bu anlamıyla iyimserlikle karıştırıldı. Gerçekte ne olursa olsun her şeyin iyiye gideceğine duyulan inancın umut değil iyimserlik olduğunu, umudun gerçekleşmek için her daim bir imkâna işaret etmesi gerektiğini unuttu dünyaya pembe gözlüklerle bakanlar.


Umut, kimi zamansa şimdiki zamanı olumlamaya hizmet etti. Dünyanın her geçen gün daha iyi bir yer olabileceğinin ihtimali üzerinden kapitalist sistemi güzelleyen bir zemin hazırlandı. Dünyanın kıyamete sürüklendiğini iddia eden kötümserlerin karşısına dikilen, yaşadığımız dünyanın o kadar da kötü olmadığını hatırlatan bir kuşak oluştu. Bilimsel ve sosyal gelişmeler ışığında insanlığın ilerleme kaydettiğine dair veriler sunulmaya başladı. Monica Rinck’in özetlediği gibi: “Çocuk ölümleri oranı 2000-2010 yılları arasında % 35 civarında düştü, ve tüm dünyada 5 yaşın altında ölen çocuk sayısı hâlâ 9 milyon olsa da, bu rakam düşmeye devam ediyor. Savaşta ölenlerin sayısı da azalıyor. BM'ye göre, günümüz dünyasında insanların % 89'u temiz içme suyuna ulaşabiliyor. FAO'nun (BM Gıda ve Tarım Örgütü) verilerine göreyse, dünyada açlık çeken insan sayısı 1990'dan bu yana 216 milyon civarında azaldı.” Tüm bunların bir ilerleme olduğunu kabul etmemek mümkün değil. Fakat insanlığın bu konuma gelmek için verdiği mücadelelerin, egemenlerin hırslarına gem vuran iradenin görünmezleşmesi başlı başına bir sorun olarak ortada duruyor.


Bugünlerde ise küresel pandemi her fikri ele geçirdi. Umuda, iyimserliğe, kötümserliğe dair her düşünce insan zihninin en derinlerine üşüşmeye başlamış durumda. İnsanlık histerik bir iyimserlikle aşıyı beklerken; depresif bir kötümserlikle virüsün mutasyonlarının etkilerini anlamaya çalışıyor. Aslında insanlığın büyük çoğunluğunun yaşamını devam ettirdiğini, yaşanan her şeyi hızla unutma eğilimine girdiğini de söylemek mümkün. Post-truth çağında kimileri için, her gerçek hızla tarihin çöplüğünü boylayabiliyor. Hal böyleyken toplumsal gerçekliği anlamak, anlatabilmek mümkün mü sorusuna verilecek olumlu yanıt, iflah olmaz bir iyimser olarak görülmemize neden olabilir. Gerçeğin edebiyat yoluyla anlatılabileceğini savunmak da benzer bir etki yaratabilir. Bu etki zaten post-modernizmin etkisini iyiden iyiye arttırdığı 1980’li ve 1990’lı yıllarda özgün edebi eser yazmanın olanaksızlığı üzerinden roman sanatının ölümü ilan edildiği zaman kendisini hissettirmeye başlamıştı. Edebiyata dair umutlar yavaş yavaş ölmeye yüz tutmuştu post-modernlere göre.


Roman İçin Umut Var


Oysa, roman sanatı üzerine kafa yoranların kötümserliğine rağmen, nitelikli eserler yazılmaya devam etti. Roman sanatının kendi sınırlarına ulaştığını iddia edenlere karşı kâh yeni biçimler deneyerek kâh eski biçimlerde yazıp anlatılmamış konulara yönelerek edebiyatı yüceltecek eserler yazıldı, yazılmaya da devam ediyor. Albert Camus’nün ünlü “edebiyat olan yerde umut vardır” cümlesini haklı çıkaracak bir sürü isim saymamız, çağdaşımız olup, ileriki kuşaklarda da okunacak eserler kaleme alan pek çok yazardan bahsetmemiz mümkün: José Saramago, J. M. Coetzee, Arundhati Roy, Javier Marías, Ngũgĩ wa Thiong'o, Evilio Rosero, Olga Tokarczuk, Alejandro Zambra, Tom McCarthy, Elena Ferrante... liste uzayıp gider.


Genel kötümserliğe rağmen Türkiye’de de roman sanatında dikkat çekici eserler yayımlanmaya devam ediyor. Son on yılda yayımlanmış sıkı romanları aklımıza getirdiğimizde, küçümsenmeyecek bir birikimin oluştuğunu iddia edebiliriz. Fakat yine de kötümserleri, kimi zaman beni de içine alan bir toplamdan bahsediyorum, haklı çıkaracak bazı durumlar da yaşanmıyor değil. Roman kuramına ve tekniğine dair bunca kaynağın olduğu bir çağda, yazılan nitelikli roman sayısının daha fazla olması gerektiği aşikâr. En azından teknik anlamda daha az sorun içeren eserlerin yayımlanmasını beklememiz gerekiyor. Fakat Türkiye’de roman sanatının gelişimine dair niceliksel artışa oranla niteliksel patlamanın gerçekleşmediğini söyleyebiliriz. Türkiye’de, 21. yüzyılda senede ortalama beş yüzden fazla yeni roman yayımlandı. Buna karşın her yıl “çok iyi” diyebileceğimiz romanları saydığımızda iki elin parmaklarını geçmediğini gördük. Bazı yılların verimli bazı yılların ise garip bir şekilde verimsiz geçmesi ise bir genelleme yapmayı olanaksız kıldı. Bir sene umutlarımızın yeşerdiğini, ertesi sene yeşeren bu umutların heba olduğunu hissettik. Bu döngü 2020 yılına kadar devam etti. Bu durum da ister istemez kötümserliğe neden oldu.


İşaret Fişeği


Oysa iki elin parmaklarını geçmeyecek eserlerin yeni bir edebi kıvılcım yaratma gücünde olduğunu düşünürsek bu karanlık atmosferden kurtulabiliriz. Bu bizi sadece bardağın dolu tarafını gören bir pembe gözlüklüye dönüştürmez. Son on yılda yayımlanan kitapların da bardağın dolu tarafının görülebileceğine işaret ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.