top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Ben Batman'im!


Ferit Güleç


Önce bir uçak sesi duyuldu, ardından araba sesi. Sonra bütün hayatımı değişterecek o meşhur fragmanı ve sahneyi gördüm. Siyah deri kıyafet giymiş uzun kulaklı pelerinli ve göğsünde kesinlikle yarasa olan bir adam, pejmürde kılıklı bir adamı yakasından tutmuş o meşhur lafı söyledi.

“Ben Batman’im!”


Batman hakkında yazı yazan birmilyonüçyüzikinci kişi olarak artık daha fazla ansiklopedik bilgi vermemem gerektiğini düşünüyorum. Kısaca yaratıcılarının Çizer Bob Kane ve Yazar Bill Finger ( Evet Bill Finger ) olduğunu, ilk yayınlandığı tarihin 1939 olduğunu, Martha’nın o meşhur inci kolyelerini ve Batman’in Joker ile olan ayrılmaz bütünlüğünü yazmanın artık ne kadar gereksiz olduğunun farkındayım. Ben Batman’i kendi çocukluğumun bakış açısından 1980 - 1990 yıllarının karanlık dünyasından bakarak anlatmak istiyorum.

1980 sonrası dünya adeta renk değiştirmiş, siyah gri ve lacivert olmuştu. 89’da Berlin duvarı yıkılmış, Sovyetler ve Amerika soğuk savaşı bitirdiğini ilan etmiş, moda deri ceket ve geniş vatkalara dönüşmüştü. Ama dünyayı saran huzursuzluk, kasvet ve gerilim bitmemişti.

1989 yılının sonlarıydı. Tek kanallı dönemdeydik. Pazar sabahlarının eğlencesi Pazar 1989, akşamlarının eğlencesi ise Bizimkiler dizisiydi. Yedi yaşında falandım. Evimizin oturma odasında kanepenin kenarına diz çökmüş playmobil mavi askerlerimle oynuyordum sanırım. Televizyonda reklamlar vardı. Önce bir uçak sesi duyuldu, ardından araba sesi. Sonra bütün hayatımı değiştirecek o fragmanı ve meşhur sahneyi gördüm. Siyah deri kıyafet giymiş uzun kulaklı pelerinli ve göğsünde kesinlikle yarasa olan bir adam, pejmürde kılıklı bir adamı yakasından tutmuş o meşhur lafı söyledi. “Ben Batman’im!”


Batman’i ilk olarak Tim Burton’ın 89 yapımı Batman’inde tanıdım. Televizyonda Fragmanını gördüğümde aklım çıkmıştı. Daha önce ( altı yıllık bir zaman aralığı ) gördüğüm hiç bir şeye benzemiyordu. İlk görüşte fanatik olmuştum. Fanatik, bir markaya ya da bir kişiye, kahramana yüksek seviyede hayranlık duyan ve onunla yaşayan demektir. Fanatik kelimesi genellikle bizde Futbol ile ilişkilendirildiğinden, Hayran kelimesi de fazla abartılı geldiğinden dolayı, ben daha havalı halini “Fan” kelimesini kullanacağım burada... Hatta en güzeli “Tutkun” diyelim ne dersiniz?

Yaklaşık bir hafta sonra gazetelerden biri Frank Miller’ın The Dark Knight Returns çizgiromanını fasikül halinde vermeye başladı. Tabi ben Batman’in illk olarak sinema karekteri olduğunu düşünüyordum. Bu derginin içindeki Batman’i daha iri, lacivert maskeli ve gri taytlı görünce şaşırmıştım. 1986 yapımı Frank Miller’ın “The Dark Knight Returns” adlı çizgiromanı, Batman’i bambaşka bir karaktere dönüştürdü. Hikayede Bruce Wayne yıllar önce pelerinini asmış, yarasa mağarasını kilitlemiş, çivisi hiç olmadığı kadar çok çıkan talihsiz Gotham City’de emeklilik hayatı yaşayan 50’lerinde bir adam olarak karşımıza çıkar. GCPD , şehri neredeyse eline alan Mutant çetesiyle başedemez hale gelir. Şehir çıldırma noktasına geldiği bir noktada Bruce Wayne gerçek kişiliğini artık daha fazla bastıramaz ve Mağarayı yeniden açar. Kara Şövalye yıllar sonra şehre geri gelir. Bu hikaye, televizyonda aynı Bat Kanalda, aynı Bat saatte izlediğimiz dans tutkunu 60’ların Batman’ini, görenleri dehşete düşüren, karşılaşmak istemeyeceğiniz, size uslu çocuklar olmanız gerektiğini öğütleyen modern zamanların karanlık ve acımasız Batman’ine dönüştürdü. Artık tam bir Batman tutkunuydum. Gazetelerden resimlerini, haberlerini kesiyor arşivliyordum. Anneme siyah içlik çorabından Batman maskesi yaptırıyordum. Pelerini çarşaflardan örtülerden yapıyordum. Niyeyse bizim evde hiç siyah kumaş yoktu. Meşhur sembolünü de bazen annem bazen babam çiziyordu. Televizyonda en ufak bir görüntüsünü görmek için ekrana adeta yapışıyordum. Hayatımda ilk gittiğim film de Batman’dir. 1990’da nihayet Batman sinemalara geldiğinde, Bandırma’da Rüya Sinemasında izlemiştim. Olağanüstüydü...


Kendi kendinin süperkahramanı olmak


İlkokuldayken bir gün en yakın arkadaşım Dinç’e bir sırrımı açıkladım. “Ben Batman’im” dedim. O da “Tamam” dedi. Tabi ki ikimiz de Batman olmadığımı biliyorduk. Ama bu daha çok bir çeşit erken dönem dedektif frp’si gibi bir şeydi. Hemen rollerimize bürünmüştük. O da ilginç bir şekilde “Ben de Black Panther’im” diye ekledi ertesi gün. Böylelikle ilk DC - Marvel crossover’ını biz yapmış olduk. Bütün şartlar hazırdı. Bandırma dışında Erdek’e giderken gerçek bir asit fabrikamız bile vardı. Ben hayali süper kötümüzü bile seçmiştim. Okuldaki kabadayıların ortalamasında bir tipti. Sevgilimi (kuledeki prenses) kaçırmıştı. Biz de onu kurtarmak için ipuçlarını takip ediyorduk. Okulumuzu ve şehrimizi bu süper kötüden kurtarmalıydık.


Oturduğumuz apartmanda üst kattaki komşularımızın oğlu Serhat abi vardı. Sürekli odasında çizim yapardı. Ben de arada yanına gider merakla izlerdim. Yine onlarda oturduğumuz bir akşam Serhat abi Batman’i çiziyordu. Çizimi bitirip bana verdi. Evde tekrar tekrar o çizime bakıp sayısız Batman çizdiğimi hatırlıyorum. Öyle ya sağdan soldan gazetelerden Batman resmi arayacağıma kendi Batman’imi çizebilirdim.

1991 yılında televizyona yeni ve özel bir kanal daha eklendi. Amerika - Irak savaşını canlı yayınla vermeden önce bu kanal harika filmler yayınlıyordu. Bugün bile Sinema deyince aklıma pazar banyosundan sonra ailemizden yalvar yakar kopardığımız kaçamak izinle başına oturduğumuz “Parliament Sinema Klübü”, ve bu klübün benim için bir numarası olan Batman gelir.


1992 yılına geldiğimizde benim tutkum hala geçmemişken Batman Returns vizyona girdi. Önceki filmden daha karanlık, ama daha şamatalı, penguenli ve kediliydi. Aslında bu iki Tim Burton filmine baktığınızda karakterlerin çok yüzeysel anlatıldığını, daha çok görsel tasarım ve çizgiroman hareketliliğine yoğunlaşıldığını görebilirsiniz. İki filmde de bir iki flashback sahnesi dışında film aslında orijin hikayesiyle pek ilgilenmez. Yalnızca geçmişe dair kalıntılar ve imalarla yetinir. Aslında bu o dönemin sinema izleyicisi için oldukça tercih edilen bir yöntemdir. Mesela şimdi 90’lı yıllara ait bir aksiyon filmi izleseniz, hikaye örgüsünün ne kadar basit, sürükleyici olduğunu görebilirsiniz. O dönemin filmlerinde iki ya da üç kırılma yaşanır. Ve sonra basit mantıkla kahraman prensesi kuleden kurtarır. Hepsi bu. Seyircinin de beklediği budur.


Batman Returns ile aynı zamanlarda Batman The Animated Series, dramatik bir Batman ve Art Deco Gotham’ı yarasa tutkunlarına sundu. O dönemde eminim pek çok çocuk akşam altı olduğunda tv karşısına geçip bu diziyi izliyordu. Bu seriyle beraber harçlığım yettiğince aksiyon figürleri biriktirmeye başladım.