Ara

ÇEVİRMENİ ANLATIYOR: Ferrante hakkında bir hasbıhal

"17 Nisan günü ilk cildin çevirisini editörüm Cem Alpan’a gönderirken adına tam olarak karar vermemiştim. Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım seçeneklerden biriydi ama bu kadar uzun bir ad olur muydu, kafa karıştırır mıydı?" Ferrante'nin eserlerini İtalyanca aslından Türkçeye kazandıran Eren Yücesan Cendey, yazarla kurduğu ilişkiyi ve çeviri sürecini anlatıyor.


Eren Yücesan Cendey

29 Ocak 2015 günü Everest Yayınları adına Cem İleri bana bir mail attı. Özellikle Amerika’yı kasıp kavuran bir dörtlemenin yayın haklarını aldıklarını ve benimle çalışmak istediklerini söyledi. Umarım eliniz boştur demişti, yaşasın elim boştu.


17 Nisan günü ilk cildin çevirisini editörüm Cem Alpan’a gönderirken adına tam olarak karar vermemiştim. Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım seçeneklerden biriydi ama bu kadar uzun bir ad olur muydu, kafa karıştırır mıydı? 21 Kasım 2015 günü de son cildi teslim etmiştim. Kabaca hesapla, Şubat ve Kasım ayları arasında yani on ayda takriben iki bin sayfa boyunca iki kızın hangisinin daha akıllı, hangisinin daha fesat olduğuna hükmetmeye çalışmıştım. Kitapları daha önceden okumamıştım, zaten bu kadar bol zamanım da yoktu ama okur merakımın beni bilgisayarıma bağlamasına bayılıyordum. Bir sonraki sayfada ne olacak heyecanı olmasa çeviri bu kadar hızlı ilerlemezdi.



Sevgili yazarım Susanna Tamaro bana bir keresinde, en güzel kitap, sokaktayken, eve dönsem de kitabımı okusam dedirten kitaptır, demişti. İşte Lila ve Lenu ve mahalle halkı bana hep eve dönsem, şu işim bitse hatta yaz aylarında bu kadar kumsal/deniz yeter, eve çıksam da çevirime kavuşsam dedirten hikâyeler anlattılar.


Dört cilt kitapta her tanıştığım kişi bir nokta geliyor, beni hayal kırıklığına uğratıyordu. Sanki Sezen Aksu “Masum Değiliz Hiçbirimiz” diyordu fonda.


Hayır, hayır bence masum biri vardı, o da seyyar zerzevatçı Enzo. Onun hiçbir yanlışını görmedim, tam tersine kızlara bir tek o ağabeylik yaptı. Kunduracı, pastacı, şarküterici, çapkın şair bozuntusu, deli dul kadın ve her birinin işe koşulan çocukları hep bir yerde falso veriyorlardı.

Eren Yücesan Cendey

Bir de öğretmenler vardı, çocukları kurtarmak için ellerinden geleni ardına koymayan iyi niyetli öğretmenler.


Liseyi bitiren Lenu’nun üniversiteye gitmek gibi bir olasılık hayallerinde bile yer almazken, lise bitirme sınavına gözetmen olarak gelen, ak saçlarını çivit mavisine boyayan bir öğretmen sadece bir günlüğüne onun hayatına giriyor, Pisa Üniversitesi’nin formlarını eline tutuşturuyor ve Lenu’nun hem Napoli’den hem bu hayattan kurtulmasına olanak sağlıyordu. O satırları çevirirken başını her derde sokuşunda Pinokyo’ya yardım elini uzatan Mavi Saçlı Peri gelmişti aklıma.


Anneler, babalar ve kardeşler vardı elbette. Anneler bayağı etkisiz elemanlardı. Lenu’nun annesinin adının Immacolata olduğunu sanırım dördüncü kitapta öğrenmiştik.


Çünkü Lenu üçüncü kızına onun adını vermeye karar vermişti. Immacolata adının kısaltılmışı, Tina oluyordu ve Lila’nın, Lenu’nun elinden kapıp parmaklıkların arasından bodruma attığı kıymetli oyuncak bebeğinin adı da Tina idi. Nitekim kızına da daima Tina diyecekti, Immacolata değil.


Malum Ferrante’nin her kitabında bir oyuncak bebek vardır. Hatta oyuncak bebek üzerine başlı başına bir çocuk kitabı da yazmıştır. Kumsalda Bir Gece. Akıllı kızlardan önce yazdığı ve kendinin en cesur kitabı olarak adlandırdığı Karanlık Kız’ın da ana motifi kayıp bir oyuncak bebektir.


Napoli Dörtlemesi dediğim gibi 2015 yılında çevrildi, benim hayatımdan çıkalı beş yıl oldu. Bu yazı için geri dönüp baksam dedim ama hangi ucundan tutacağımı bilemedim. Rai televizyonu iki yılda ancak ilk iki kitabı dizi haline getirebildi. Mükemmeldi her iki bölüm de ama ellerini daha çabuk tutsalardı daha iyi olurdu.


Daha sonra hayatıma başka Ferranteler de girdi: Karanlık Kız, Kumsalda Bir Gece, Tesadüfi Buluşlar, Frantumaglia – Bir yazarın yolculuğu ve Yetişkinlerin Yalan Hayatı.


Yetişkinlerin Yalan Hayatı henüz herkes tarafından okunmamış olabilir ve bu nedenle hakkında çok söz etmek istemiyorum. Ama burada da bariz bir Lila vardı: zeki ama okumamış hala; bariz bir Lenu vardı: okumuş ve sınıf atlamış baba. Sanki bizim çapkın Nino da gene arz-ı endam etmişti. Bu kez ilmeklerle deseni belirleyen ise oyuncak bebek değil bilezikti.


Napoli gene sokak ve semt adlarıyla kitabın başrolünü kapmıştı. İtiraf etmem gerekir, kitapları çevirmeden önce birkaç günlüğüne Napoli’de bulunmuştum ve her bir İtalyan kasabasına meftun olan ben nedense orada aradığımı bulamamıştım. Ferrante ışığında o sokakları arşınlamak da kısmet olmadı.

Elena Ferrante gizli tuttuğu kimliğini örtbas etmek için en sevdiği yazarın, Elsa Morante’nin adına öykünmüştü. Kimliğini neden gizli tuttuğunu soranlara verdiği yanıtlardan birinde şöyle diyordu: “Ben çocuğunu okula başlattıktan sonra her gün sınıfın kapısına gidip, bakayım çocuğum ders dinliyor mu, bakayım başarılı mı, bakayım arkadaşları onu seviyor mu diyen illet annelerden biri değilim. Romanlarımı yazıyorum, okura sunuyorum. Artık onlardan sorumlu değilim, kendi yollarına gidiyorlar.”


Frantumaglia kitabında onunla yapılmış pek çok söyleşi var, pek çok da ona ve onun tarafından yazılmış mektup. Yazarı tanımak için elbette çok yararlı bir yapıt. Adı ve soyadı dışında her şeyi anlatıyor.


Adı ve soyadı da sanki öğrenildi gibi. Annesi Alman ve terzi olan, Napoli’de büyüyen ama ilk fırsatta bu şehirden kaçan, hayatını Almanca çeviri yaparak kazanan Anita Raja olduğu söylentisi akıllara en çok yatanı. Banka hesaplarını didikleyen bir muhabir tarafından atıldı bu sav ortaya.


Eh biz de çevirmeniz, bir çevirmen ne kazanır hepimizin malumudur!


kulturagif.gif

1/2

1/2

Mail listemize kaydolmak için:

  • White Facebook Icon

reklam, sponsorluk ve işbirliği için bize ulaşın