• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Ahtapot

Boyunluğum, kırlaşmış saçlarım, ağrıdan buruşmuş yüzüm, fazla kilolarım ve sabah eşlerini bulamadığım için iki farklı tonda giydiğim çoraplarımla ben; adeta tombul, ihtiyar bir kadınım ve acaba burada ne işim var?

Pınar Kumandaş


Sol kolumdaki ağrı öyle birden bire başlamadı. Boynumdan omzuma doğru çekiştirilen bir ip misali hareketlerimi kısıtladı önce. Gün geçtikçe ilerledi ve sol kolum, artık vücudumdan bağımsız, bana salt acı ve ağrı veren bir uzva dönüştü. Birkaç gün boyunca sızlanıp ağlayarak çalışmaya gayret ettim fakat ağrı dayanılmaz bir hal aldı. İş yerinden izin aldım ve kolumla birlikte uyuyup dinlenmeye çalıştım. O konuda da pek başarılı olamadım çünkü evde bakıcı ile kalan kızıma kol ağrısından yatıp uyumam gerektiğini bir türlü anlatamadım. Kolumu kesip atma isteği duymaya başladığım zaman nihayet gidip bir doktora göründüm.

Kas gevşetici iğnelerin bile pek fayda etmediği o tuhaf sonbahar günündeyim şimdi.


Boynumda sert köpükten bir boyunluk var. Hastaneden çıkmışım ve Tunalı Hilmi Caddesi’nde yürüyorum. Eczaneden reçetemdeki uzatılmış salınımlı ağrı kesici ve kas gevşetici ilaçları alıp caddeyi kesen sokakların birindeki yeni nesil, butik bir kahvecide mola veriyorum. İlaçların prospektüsleri çarşaf çarşaf kucağıma seriliyor. Halimi gören kahveci çocuk, başından geçen korkunç motosiklet kazasını anlatmaya başlıyor. Omurgasındaki kırıklar ve kolundaki yırtıklar yüzünden neler çektiğini dinliyorum. Boyun fıtıklarının ve kas yırtıklarının ne berbat şeyler olduğunu uzun uzadıya konuşuyoruz. Kahvemi bitirip kaslarımı gevşetmesini umduğum ilaçları yuttuktan sonra Tunalı Hilmi’ye çıkıyorum yeniden. Balonlar. Kızımı özlüyorum. Bugün raporluyum ve işe gitmedim. Evde kızımla birlikte de değilim. Onu bakıcısıyla bırakmışım ve cadde boyu bir aşağı bir yukarı yürüyorum. Ve baloncuyu görünce içimdeki vicdan azabı midemi kaynatıyor. Yine yüzünü boyayıp palyaço kostümünü giymiş ama sabahın erken saatlerinde olduğumuzdan çocuklar şekilli balonlar yaptırmak için henüz etrafını sarmamışlar.


“Şöyle değişik bir balon yapsana bana,” diyorum. Boyunluğuma bakıp “Geçmiş olsun, abla.” diyor.

“Biliyorsun, kızım eskiden Minnie Mouse severdi ama artık robotlu çizgi filmler izliyor,” diyorum.

“Siftah senden. Dur, ben ona şimdi çok değişik bir şey yapacağım,” dedikten sonra renkli uzun balonları pompasıyla şişirmeye başlıyor. İç gıdıklayan gıcırtılar eşliğinde dört beş uzun balon birbirleri etrafında dönüp dolaşıyor. Yine mi ahtapot… Teşekkür edip balondan ahtapotu sağ elime alıyorum. Şimdi sol kolum, boyunluğum, ahtapotum ve içi ilaç dolu eczane poşetiyle en sevdiğim kitapçının kapısındayım.


“Ahtapot şu köşede bekleyebilir mi?” diye soruyorum, cevap veren yok. En sevdiğim kitap rafının önünde bir aşağı bir yukarı bakınırken baloncu hakkında yazmayı planladığım öyküyü düşünüyorum. Güya Tunalı Hilmi’de bir balon mafyası ortaya çıkacaktı ve bu palyaço baloncu da mafyanın lideri olacaktı. Fahiş fiyatlı balonlarını protesto etmek amacıyla başka bir baloncudan balon almış olursak da kızımla peşimize düşecekler ve çaktırmadan ellerindeki iğneyi batırıp balonumuzu patlatacaklardı.


Neşem yerine gelir düşüncesiyle bir Edgar Keret kitabı bulup kasaya gidiyorum. Arkamdan hanfendi balonunuzu unutmayın diye sesleniyorlar. Okunacak bir kitabım olduğuna ve saat öğlene yaklaştığına göre artık bira içebilirim. Sol koluma kitapla poşeti vermişim sağ kolumdaki ahtapot daha hafif aslında. Görev değişimi yapıyorum ve Kennedy Caddesi’nin köşesine, her zaman gittiğim bara yürüyorum. Ahtapotu dört kişilik ahşap masanın kenarına iliştirip radyocu garsondan bir fıçı bira istiyorum. Hayırdır, geçmiş olsun faslından sonra “Aydın yok mu?” diye soruyorum radyocu garsona. Radyocu garsonun sahiden de çevrimiçi bir radyo istasyonu var ve sevenlerine ücretsiz elektronik müzik hizmeti sunuyor. Mekânda da onun radyosundan hafif bir elektronik müzik çalmakta. Aydın yanıma geldiğinde ilk biram bitmek üzere.


“Ya Aydın, hani sen dövmeci falan tanıyordun değil mi? Piercing de yapıyor muydu onlar?”

“Yaparlar herhalde abla. Piercing mi yaptıracaksın? Hayırdır, geçmiş olsun bu arada.”


Sağ ol deyip geçiştiriyorum, sağ olsun ahbaplarından birini ayarlıyor. Yalnız, eleman akşamdan kalmaymış ve daha uyanamamış, birkaç saat içinde yaptırsam olur muymuş? Olur, tabii. Ne de olsa vaktim bol, sen bana bir bira daha getir bari diyorum. Edgar Keret, boyunluğumun ve sol kolumun izin verdiği ölçüde muzip öykülerini aktarıyor. İsrail’in dâhi çocuğu diyorlar ona, kültürüyle dalga geçmeyi seviyor. Balon mafyası öykümü okusa beğenirdi bence, öyle değil mi ahtapot? Üçüncü biramın ortalarında artık tanıdık dövmeci uyanmış, kahvaltısını etmiş beni beklemekte. Ahtapotumu, ilaçları ve dâhi çocuğun öykülerini olduğu gibi masamda bırakıp, çaprazdaki apartmana doğru ilerliyorum.


Kapıyı maskeli, orta boylu ve uzun saçlı bir adam açıyor. Erdem’e geldiğimi söylüyorum. Beni Aydın’ın gönderdiğini, kulağımı deldireceğimi falan… Erdem ta kendisiymiş, içeri buyur ediyor. İskandinav havası verilmeye çalışılmış ama ucuza kaçılmış, neredeyse boş bir salonun koltuklarından birine ilişiyorum. Yanımda bir satranç takımı var, karşımdaki duvarda neon ışıklı bir geyik kafası asılı. Hafiften karnım ağrıyor, bir bu eksikti diyorum. Yine gecikti, kesin ağrılı geçecek. Elinde bir torba çelik küpeyle yanıma gelip oturuyor Erdem. İki tane istiyorum, seçiyoruz ve steril etmek için evin başka bir odasına gidiyor. Sonra kapı çalıyor, salona birkaç genç ve iri kıyım bir köpek giriyor. Gerçekten gençler. Yüzleri ışıl ışıl, kıyafetleri renkli, saçları renkli, kolları, bacakları bile dövmelerden rengârenk… Köpeklerinin tasması bile renkli. Stüdyoda bulunan herkes ve her şey enerjik ve neşeli geliyor gözüme. Onların beni nasıl gördüğünü merak ediyorum. Boyunluğum, kırlaşmış saçlarım, ağrıdan buruşmuş yüzüm, fazla kilolarım ve sabah eşlerini bulamadığım için iki farklı tonda giydiğim çoraplarımla ben; adeta tombul, ihtiyar bir kadınım ve acaba burada ne işim var? “Ancak bilmediğiniz bir şey var gençler bir zamanlar ben de sizin gibiydim” demek geçiyor içimden.


Erdem beni içerideki odaya davet ediyor. Şimdi iğneler hazır, küpeler temiz, ameliyat masasında beni bekliyorlar. Dişçi koltuğuna benzer sedyeye oturup bekliyorum. O da herkes gibi “Geçmiş olsun,” diyor. Teşekkür edip soruyorum; “Fatih Akın’ın Paramparça adlı filmini izledin mi?” İzlememiş. “Başroldeki kadın ailesini bir terör olayında kaybediyor. Yani oğlunu ve eşini. Herifin teki bombayla patlatıyor eşinin ofisini. Irkçılık muhabbeti. Kadın haklı olarak perişan oluyor ve gidip sırtına kocaman bir ejderha dövmesi yaptırıyor. İşte benim kolum da öyle ağrıyor ki, kulaklarımı deldirmek istiyorum.”


“Acıyı paylaştırmak ha?” diye soruyor Erdem. Evet, öyle. Annem hastayken kız kardeşimle birlikte sırtlarımıza kocaman birer kedi dövmesi yaptırdığımızdan bahsetmiyorum. Bu filmi izlediğimde benzer bir şey yaptığımı anladığımı, o hissin ne olduğunu çok iyi bildiğimi de söylemiyorum. İğne kulaklarımı delerken, Erdem küpeyi takamadığı için canımı yakarken de hep bunlar geçiyor aklımdan. Aslında sol kolumu bir anlığına unutmuş olmanın mutluluğu içindeyim. Kulağımdaki acı hoşuma gidiyor, kolum başrolü kulağıma kaptırıyor. İşlem bitince aynada yeni küpelerime bakıyorum, kıkırdağımı süslüyorlar. Sanki artık daha eğlenceliyim. Şu boyunluk da olmasa neredeyse daha özgür ve genç görüneceğim. Bir dövme stüdyosundayım, gençlerin arasındayım ve bir anlığına da olsa daha sağlıklıyım ve mutluyum.


Stüdyodan çıkıp barın yanındaki manava uğruyorum. Hayırdır, geçmiş olsun faslından sonra kızıma üzüm ve muz alıyorum. En sevdiği meyveler. Bu ahtapotun ne olduğunu anlayacak mı emin değilim. Umarım görünce sevinir. Artık bir anneyim ben ve son bir bira daha içip eve gitmeliyim. Radyocu garsona ya da Aydın’a bakınırken bara genç bir kız giriyor, elinde yavru bir köpek var. Bu kız da tıpkı dövmecideki gençler gibi rengârenk ve ışıl ışıl ama asıl dikkatimi çeken şey kucağındaki köpek. Onunla göz göze geliyoruz, dikkatlice bakıp kafasını eğiyor. Kızın kucağından atlayıp yanıma yaklaşıyor. Masanın altından ellerimi koklatıyorum. Kıza selam verip “Ben de hep bir köpeğim olsun isterdim,” diye anlatmaya başlayacakken sözümü kesiveriyor ve hevesle köpeklerin ne kadar tatlı olduklarından, evindeki köpek nüfusundan bahsetmeye başlıyor. Köpek bakımının zorlukları bir yana, dostlukları diğer yana, kurdukları özel bağ başka bir yana… Bu esnada sohbet, biraların ve kas gevşeticilerin eşliğinde belirsizleşmeye başlıyor. Bir süredir kucağımda yavru köpekle oturmaktayım. Ahtapot bizi izliyor ve kız tuvalete gitmiş olmalı. Sahi, ne zamandır onu bekliyoruz? Döndüğünde ıslak ellerini pantolonuna siliyor ve aniden, istersem köpeği bana verebileceğini söylüyor. Elime bir sağlık karnesi tutuşturup aşılarını gösteriyor. Hiç tereddüt etmeden kabul ediyorum. Kızım, eşim, bakıcı ve evdeki iki kedi bu işe ne derler en ufak bir fikrim yok. Tamam, neden olmasın ki? Kolumun ağrısı iyiden iyiye kendini hissettirirken “Acımı paylaşalım mı?” diye soruyorum ailemizin yeni ferdine. Gözlerimin içine bakıp elimi yalıyor.


Barın önündeki ışıklardan karşıya geçiyoruz. Eve gitmek üzere taksi durağına doğru ilerliyoruz. Heyecanlıyız. Ve taksiye atlıyorum. Sol kolum, boyunluğum, küpelerim, ahtapotum, ilaçlarım, öykülerim ve yeni köpeğim ile… Geçmiş olsun.