• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Kara Tren

“Aman gözünüzü dört açın Güler Hanım, kırmızı bantla işaretlenmiş tel örgülere sakın sokulmayın! Mayınlar temizlenmedi çoğu yerde.”


Buket Düzgen


Başucumdaki kalorifer peteği ısınmaya başlamış yavaştan. Merkezi ısıtma tüm gece kapalı. Panjur aralarından sızan şu puslu ışığı sevmiyorum; özledim memleket mavisini. Ankara’dayken bildiğimi sandığım Balkanlardan gelen soğuk neymiş, anladım. Nasıl da birbirini çağırıyor her şey; sabahın soluğuna karışan silik görüntüler, iki haftadır hep aynı sorunun çengeliyle günün nabzını yoklar gibi gözümü açışım!… Başçarşıda, bakırcıların çekiç sesleri arasında yürüyorum: “Kako si?* Böyle demiyor musunuz yoksa siz!” Bakır ustası, dizleri arasına sıkıştırdığı geniş kazanı çekiçliyor. Ter içinde, saçı sakalı birbirine karışmış; “Kimsin?” der gibi bakıyor yüzüme. İçine kaçmış, iki küçük düğme gözleri; aldırmaz! Garip bir üşüme bende. Uzaklardan geldim, tanışalım diyemiyorum. Yoldan geçen yüzler de, yakında ama öyle uzak! Her vedada, ‘Allaha emanet ol,” diyerek uğurlamışlar birbirlerini. Hızlıca geçip gidiyorlar yanımdan. Israrla aynı soru: “Kako si, kako si?” Duymuyorlar. Ufalıyorum, bir parmak boyu. Buradayım ama. Dilim dışarıda koşmaya başlıyorum. Neredeyim böyle, bu insanlar kim? Elim ayağım buz kesmiş, alnım ter içinde.


Yatağın sıcağında kalsam bir süre daha. Selim’i duyacağım telsiz açık nasılsa. Ses yok şimdilik. Omuz hizama kadar iyice çekiyorum yorganı. Gece ayaza vurduğunda, ellerimi Serkan’a uzatıp, “Üşüdü, ısıtsana,” diyorum; iki avucunun arasında ovuştururken, “Kansızlık,” diyor, her zamanki sakinliğiyle. Sağlığımızı fazlasıyla düşünür Serkan; abartılmış bir sorumluluk duygusu da denilebilir. Öyle ki iki haftadır her sabah, başucumda buluyorum vitaminleri de. Evet, tam on beş gün önce, oğlumuz Selim’i özel bir çocuk doktoruna götürmüştük. Oldukça sıradan bir kontroldü bence; on dakika gibi kısa bir sürede bitmişti çünkü. Doktor Selim’in çıplak sırt ve göğsünü yalapşap dinledikten sonra bir kanıya vardı: “Kemik gelişimini desteklemek için her sabah yirmi damla D vitamini almalı oğlunuz!” Ankara’daki doktorumuz, kan seviyesine bakıp sadece beş damla vermişti; buraya gelirken de sormayı ihmal etmedim! Ne ki Serkan, sürekli başıyla onaylayarak dinledi doktoru; ben Selim’i giydirirken, “Her sabah mı,” diyerek, sadece tek bir soru sorduğunu hatırlıyorum. Konuşmasının sonunda, raşitizm tehlikesine önlem olarak kullanılacağını eklemeyi de ihmal etmedi doktor. Saçmalıktı bence; dışarı çıktığımızda, hafif çaplı bir tartışma yaşadık. Selim’in arabasını ittirerek yürüyor, bir yandan da laf anlatmaya çalışıyordum Serkan’a: “Anlamıyor musun, iki buçuk yaşında bir çocuk için yirmi damla çok yüksek bir doz!” Müstehzi gülümsemesiyle, “Doktor olan o Gülerciğim, güneş yetersiz burada, güvenmek durumundayız,” dedi. Sinirim zıplayacak diye ödüm patlıyordu. “Baştan savar gibi bir kontroldü. Böyle bir kanıya varabilmesi çok tuhaf,” diye sürdürdüm. Biliyorum şüpheciliğime veriyordu Serkan; genellikle fikir anlaşmazlığı yaşadığımız durumlarda, işin içinden bu şekilde çıkar. Arabasında kıpırdanarak ağlamaya başladı Selim; kucağına alıp, “Hadi uzatmayalım” der gibi bir bakış attı. Doğru dürüst bir anlaşma sağlayamadan kapattık konuyu.


Telsizi kapatıp, Selim’in odasına geliyorum. Pembe pelüş tavşanının dik kulaklarını sıkıca tutmuş, mışıl mışıl uyuyor hâlâ. Alnına dokunuyorum kısacık. Odadan çıkmadan yatağın parmaklığını aşağıya indiriyorum. Kendime bir sabah kahvesi yapabilirim. Şehre geldiğimden beri hep küçük sevinçler; evin içinde ama hepsi. Yardımcım Enesa savaşın soğuk yüzünü görmüş, dikkatli olmam için uyarıyor beni: “Aman gözünüzü dört açın Güler Hanım, kırmızı bantla işaretlenmiş tel örgülere sakın sokulmayın! Mayınlar temizlenmedi çoğu yerde.” Saraybosna Üniversitesi’nde Türkoloji’de okuyor Enesa. Haftanın üç günü okuldan çıkınca bende olur; Selim’i Enesa’ya bırakıp, Miljacka Nehri boyunca yürürüm. Kıyıya çıkabilmek için büyük mezarlığın yanından da geçmek zorundayım ama. Geçen gün de mezar taşlarından gözümü kaçırarak, hızlı adımlarla yürüyordum. Güneşin etkisiyle zümrüt yeşiline boyanmıştı nehir. Bir süre devam ettim suyun sesiyle. Köprü başında yakınlarınca ölülere adanmış mermer levhaları görene dek, keyfim yerindeydi doğrusu!... Karşı tepelerden Sırp askerlerin sinsice avladıklarıydı isimleri yazılı bu insanlar; levhaların yanındaki çiçekler de çoktan ölüp gitmişti. Su da mı çare değil; parmak uçlarım yeniden acımaya başladı. Pazarda bulabildiğim bir kaç demet buzlu ıspanakla evin yolunu tuttum. Bir an önce kucaklamak istiyordum Selim’i. Elimdekileri yere bırakıp, kapı aralığından içeri baktım. Enesa halıda bağdaş kurmuş, oyuncak treniyle oynatıyordu Selim’i: “Gidiyor kara tren, çuf, çuf, çuf!... Karadağ’a gidiyor, oğlumu da getirecek! Hadi kara tren, çuf çuf çuf!...” Şarkı söyler gibiydi; oğlum da alkış tutuyordu karşısında. Bir keresinde, oğlu Haris’i okulunu bitirebilmek için Karadağ’da yaşayan annesine bırakmak zorunda kaldığını anlatmıştı. Üstünde durmamıştım! İçeri girdim: “Hoş geldiniz Güler Hanım, oynuyorduk biz de!” Selim’in yanağından makas alıp, mutfağa geçtim. Elimdeki ıspanağı tezgâha bıraktım hızlıca; buzu erimiş, çamura dönmüştü. Arka odaya geldim. Oyuncak sepetini, dolabın görünmez tarafına tıkıştırdım. O akşam yemeğinde bol bol ıspanak koydum Serkan’ın tabağına. Yüzü güldü: “Demir deposu Gülerciğim, lütfen bol bol ye!”


Geniş salon penceresi, karşı tepeleri boylu boyunca kucaklıyor. Pencere yanındaki iskemleye ilişiyorum. İçime çekiyorum kahve kokusunu. Gökyüzünün pusu zirveye geldiğinde silip atmış tepeleri. Komünist dönemden kalma, yüksek katlı apartman bloklarının pencereleri sisin etkisiyle silikleşmiş. Camın üstü kahvenin sıcağıyla buharlaşıyor. Manzara da yok olup siliniyor. Yumruğumun yan tarafıyla bebek ayakları yapmaya başlıyorum cama; Selim’le de yaparız uyanınca. Patates baskılar, renkli el boyamalar, üfleme baloncuklar… Hepsi denendi, yeni bir günü karşılayacak ne varsa denendi! Oysa henüz hiçbir şey başlamamışken, leyleklerin göçüne benzetmiştim yolculuğumuzu. Uçak inişe geçip daraldıkça mavilik, burnumu pencereye dayamıştım iyice. Pervâneleri çıldırmış helikopter, içinden miğferli kafaların göründüğü tanklar. Aşağıdaydı hepsi. Tekerlekler asfaltı süpürdü sonra; Selim uyanınca, işaret parmağı sorar gibi havadaydı. “He-li-kop-ter,” dedim, bastıra bastıra. “Uç helikopter, uç!...” Serkan yanımdaki koltuktan, “Seni gidi,” der gibi bakıyordu; oyunculuğuma verdiğini düşünmüştüm yine. Hostes, “Saraybosna’ya hoş geldiniz,” dediğinde, hoş mu geldik sahiden, diye düşündüm. Uçaktan dışarı çıkınca, şaşmaz bir aralıkta ilerleyen postallar: “Rap rap rap!...” Bir savaş filminin içine tesadüfen sokulmuş gibi sıramızı bekliyorduk. Serkan, hafifçe elime dokunup, “Hadi Güler,” dedi; kucakladım Selim’i. Kontrolden geçenler birer birer şehre giriyordu. Sınır kapısında kitleniverdim; iki adım kala neydi şimdi bu? Cevapsız sorular aklımı çelip duruyordu: “Nasıl büyütebilirdim oğlumu burada, kocaman adamların kötü oyunlarını sormaz mı?” Şirketin bizim için tuttuğu eve doğru yol alırken, mermi delikleriyle dolu evleri gösterip durdu Serkan; Bleu De Chanel’in odunsu kokusu burnumu dürtüyordu. Bir ara, “Ne çok iş var,” dedi, kararlı bir ses tonuyla. “Şu yıkık dökük evlere baksana, yeniden inşa edeceğiz ama.” Sürekli kaçırıyordum gözlerimi kapısız penceresiz evlerden. Kısa bir bakıştan sonra, “İçindekiler peki?” diye sorabildim. “Neredeler şimdi?”

Kahve fincanını masaya bırakırken, mırıltılı sesini duyuyorum Selim’in. Pijaması aşağı kaymış; bir eliyle gözünü ovuştururken, diğerinde de tavşanın dik kulakları. Yaklaşıp, minik burnundan öpüyorum. İki kulağı havaya kaldırıp, uzatıyor. Tavşanı alıyorum. Zıplıyor Selim:


“Minik tavşanlar, bugün ne ister bakalım?”

“Havuç isterr!” diyor, kıkırdayarak. İçi oyuncak dolu sepeti, salonun ortasına döküp, mutfağa yöneliyorum.

Havucun yanında, beyaz peynir ve minik kiraz domatesler. Renkleri de öğretmeye başlasam ya. Onlarsız olur mu hiç; önemlidir renkler de! Mutfağın küçük penceresinden hareketsiz bulutlara dönüyorum bir an… Mavi gülleri hatırlıyorum, masmavi bir ışığın yanıp sönüşüydü sanki. Mezarlığın karşısındaki çiçekçinin önünden geçerken görmüştüm; geniş bir su kovasının içinde sahibini bekliyordu. Mezarlıktan gelen uğultular kesilmemişti yine. Yanından yürüyüp, hızlıca uzaklaştım. Pekâlâ, hediye olabilirdi mavi güller. Altı aydır, şehirde gördüğüm en güzel şey değil mi? Evet onları sadece kendim için almalıyım bugün; buzu eriyince kara bir çamura dönüşen ıspanak demetlerinden bıktım. Kahvaltı tabağını alıp, karar vermenin sevinciyle oğlumun yanına geliyorum.

***

Elinde açık tuttuğu feneri, aniden yüzüne döndürüyor Enesa. Yüzündeki çiller iyice belirginleşiyor: “Geciktim Güler Hanım, kusura bakmayın!” Aldırmaz bir tonda, “Yok canım bir şey olmaz, dert etme,” diyorum. Çamura batmış botlarını çıkarıp, kapının dışına koyuyor. Feneri de masanın üstüne. Göz ucuyla bakıyorum fenere, “Hiç alışamadım şunlara,” diyorum. Dudağını hafifçe büzüyor Enesa: “Mecburuz Güler hanım, apartman aydınlatmaları onarılmadığı için kullanmak zorundayız hâlâ!” Söylemişti önceden, ellerinden hiç düşmemiş savaşta da. Selim bizi görünce paytak adımlarla yanımıza gelip, Enesa’nın kucağına atlıyor: “Tren, çufff çufff!” Neşeyle, “Oynarız tabii aslanım, oynarız,” diyor Enesa. İstediği cevabı alınca, oyuncaklarının yanına dönüyor Selim.


“Bugün keyifli görünüyorsunuz Güler Hanım, gözlerinizin içi gülüyor valla!”


“Geçen gün mavi güller görmüştüm de, almaya gideceğim birazdan.” Kaşlarını hafifçe yukarı kaldırıp, boynunu sağa yatırıyor. Ne demek istediğimi anlamadı sanırım. Uzatmıyorum; “Sen nasılsın, Haris’ten haber alabildin mi?”


“Sormayın, mızmız telefonda bu ara. Özlüyor tabii, baba da olmayınca! İyi haberlerim var size ama.”


“Müjdemi isterim diyorsun yani, merak ettim hadi söyle!”


“Devlet, benim gibi çocuklu anneleri, savaşta terk edilen evlere yerleştirecekmiş. Yakın bir arkadaş söyledi dün gece. Gecikmeyim diye başvurumu yapıp geldim. Kavuşur muyum Haris’ ime bilmem?”


Köpük köpük kaçışıyor bulutlar; daralıyor mavilik yeniden. Kara tren, beklenen bu ev mi oluyor şimdi?... Bir savaş filminin içinde değilim ki, düpedüz yaşam savaşı bu. Hem okuyup hem de geçici işlerde çalışmıyor mu Enesa!


“Çok sevindim! Hele ev işi olsun, Serkan’la da konuşurum; kapı, pencere ne eksik varsa, çaresine bakarız.”


“Sağ olun çok. İyi ki varsınız Güler Hanım!”


Gözleri buğulu; burnunu çekerek, işaret parmağıyla ucuna dokunuyor. Çillerle kaplı yüzü bir çocuk kadar masum geliyor gözüme. Hafifçe omzuna dokunuyorum. Boynunu eğip, “Selim bekliyor, siz de hazırlanın,” deyip, oğlumun yanına gidiyor.

Selim’i yerde oturmuş, tren raylarını birbirine eklemeye çalışırken görünce, aklıma geliyor: “Enesa, Selim’in D vitaminini, beş damla vermeni istiyorum artık!”

“Tabii efendim,” diyor.

***

Sis dağılmış ama soğuk ısırıyor. Bu sefer hazırlıklıyım, eldivenlerimi giyiyorum. Hızlı hızlı yürüyorum. Çiçekçinin önüne geliyorum, mavi güller saçak altında yok. Ne yapsam diye düşünürken, büyük mezarlığın yıkık duvarına kayıyor gözüm. Kızıl buklelerini görüyorum; mavi gül demetini kucaklamış bir kız çocuğu. Seke seke yürüyor karşı yolda. Ardında da ağır aksak yürüyen bir adam. Orta duvarın hemen yanındaki mezarlık kapısından içeri girip, taşlık yolda ilerliyorlar. Karşıya geçiyorum hemen. Her gün öylece, yanlarından geçip gittiğim mezarlardan hiçbir çekincesi yok küçük kızın; hatta aradığı, bulup çıkarmak istediği bir şey varmış gibi geziniyor içlerinde. Kucağındaki güllere bakıyor ara ara. Gözlerimi ayırmadan takip ediyorum: “Annem,” diyor, “en çok mavi rengi severdi, değil mi baba?” Siyah şapkasının altından bulutlara bakıyor adam. İşaret parmağıyla gösteriyor: “Maviliği!” Kucağındaki demeti babasına uzatıyor kız; adımları hızlanıyor. Ansızın duruyor sonra: “Geldik anneme, geldik!” Mezar taşına dokunuyor. Elleri okşar gibi geziniyor toprağın üstünde. Demeti çözüp, teker teker bırakıyorlar. Sonsuz mavilik! İki büklüm, bir mezar taşına yaslanıp kalıyorum öylece. Şehri boylu boyunca kuşatan tepelere bakıyorum bir süre. Yaşayan bizler, yaşamak zorunda olanlar; ne garip bir çanağın içindeyiz böyle. Çıkışa doğru ilerliyorlar şimdi, kısacık duruyorlar yanımda. Şapkasını başından çıkarıp selam veriyor adam: “İyi günler hanımefendi, Allah'a emanet olun!” “Siz de,” diyorum. “Mavi güller çok güzel!” Şapkasını tekrar başına yerleştiriyor: “Alabilirsiniz, ne kadar isterseniz.” Gülümsüyorum.


Taşlık yolda büyüyen adımlarımdan başka bir ses yok. Mezarlık kapısının önündeyim, arkama dönüyorum kısacık. Sıra sıra mezar taşlarının arasında, bir yanıp bir sönüyor güllerin mavisi. Kucaklıyorum uzaktan. Şu köşedeki oyuncakçıya uğramalıyım, yeni oyuncaklar gelecekti bugün. Haris için, upuzun bir tren alabilirim! Pekâlâ, harika bir hediye olur kara tren. Taşlık yolu geçip, yeniden ana yola çıkıyorum.

*Nasılsın?