• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Öykü: Sakil Yalnızlığım

"Musluktan akan su, içimde kabaran öfke oldu birden. Avuçlarıma doldurdum. Çarptım yüzüme. Sonra bir kez daha."

Hülya Yalçın


Uzandım. Pencereyi araladım. Bir esinti yaladı yüzümü, serinliği ayak ucuma kadar süzüldü. Pervaza dayandım. Sigara yakacaktım, yakmadım, üşendim dönüp almaya. Kuşların sabah şamatasını dinledim bir zaman. Her sabah ne düşünüyorsam, gene aynı şeyler geçti aklımdan. Midemden gelen ses, ayarı bozuk saat gibi. Ağzımda akşamdan kalma acı bir tat. Mutfakta bir şeyler vardır, dedim. Sürünüp akarcasına yürüdüm kapıya. Koltuğu geçerken sendeledim. Derin bir sancı, göğsümün sol yanında. Elimi uzattım, bastırdım sancıyan yere. Babam gibi ben de bu odada öleceğim, dedim, ama o koltuğunda yığılıp kalmıştı, benim ölümüm hayatı izlediğim camın kenarında. Tak diye bir ses, kendimle rutin sabah konuşmamı bozdu. Koltuğun kenarına tutundum. Kara bir kutu. Yıllardır odamdaki sakil yalnızlığıma eş. Klarnet kutum. Yere düşmüş. Eğildim aldım. Masama koydum. Baş köşeye.

Aksayan adımlarla yürüdüm odamın kenarındaki tuvalete. İşedim, sanki yıllardır hiç işememişim gibi uzun. Ellerimi yıkadım. Aynada yüzümü seyrettim bir süre. Beyazlayan sakalım, bıyığım. Kaşlarımın arasında derinleşen çizgiler. Çatık kaşlı ihtiyarlıyorsun, dedim, baban gibi. Musluktan akan su, içimde kabaran öfke oldu birden. Avuçlarıma doldurdum. Çarptım yüzüme. Sonra bir kez daha. Dikkatle tekrar baktım aynaya. Gözlerim hafif kızarıktı, bakışlarım ölgün. Bırak oğlum, dedim, bu kendine acıma hallerini. Sert adımlarla çıktım tuvaletten.


Koridorda, zeytinin ekşi kokusu, sabun aroması, gece bekçilerinin mesai sonu konuşmaları. Yeni bir gün, dedim, hadi hayırlısı. Mutfağa gittim. Zeytin, peynir çıkardım dolaptan. Dünden kalma bir parça ekmek. Tepsilerden birine koydum. Gözlerim demliğe takıldı birden, kıpırtısız. Annemin babamı fabrikaya göndermeden hazırladığı kahvaltı, öğlen için sefer tası. Yüzüm asıldı. Bizim Lale, ne zamandır İstanbul’da, oğlanın yanında. Olsa da uyurdu zaten. Derin bir iç çektim. Tepsiyi aldım odama geçtim. Pencerenin kenarındaki sehpada yapmak istedim kahvaltımı. Oturmadan pencereyi kapadım. Neredeyse hemen önümde uzanan mavi enginlikte gezdirdim bakışlarımı. Güneş hafif yükselmişti. Yarıya kadar indirdim storları. Bir şeyler atıştırırken kara kutuya hırsızlama bakışlar atıyordum. Gizli kaçamak klarnet çalarken yakalamıştı babam birkaç kez. “Patron adamdan çalgıcı mı olur?” demiş, kulağımı çekmişti. Hüzün bulut oldu, asıldı duvara. Patron ha, dedim. Kimse yakıştıramamıştı klarnetimle beni. Lale bile. “Çok arabesk, ne anlıyorsun şundan, bari çalgıcı olaydın,” demişti, buraya getirmiştim kara kutuyu. Bir iki zeytin, bir parça peynir attım ağzıma. Acı, kekremsi bir tat. Yüzümü buruşturdum. Suyumdan bir yudum aldım. Tatsızdı her şey. Saman gibi. Kalktım, masamın karşısındaki koltuğa oturdum. Elim klarnet kutusuna gidip gelirken yıllar içinde giderek çoğalan yalnızlığımın soğukluğu doldurdu odamı. Kaşlarımı çattım. Neyim ben, dedim. Yutkundum. Gözlerim dolu dolu. Oğlumla karım için para, babamla annem, ya ablalarım… Odanın sessizliği derinleşti. Kıpırtısızdı her şey. Fabrikadaki sabun kalıplarına, yağ şişelerine girmiştim. Kaplarda beklerken biriken asitli sıvı dolmuştu sanki içime. Kesik kesik nefes almaya başladım. Yerimden kalktım, cama doğru yürüdüm. Sığmıyordum odaya. Döndüm. Masama oturdum. Korkuyordum kutuyu açmaktan. Parmaklarımı masada tıkırdattım. Birkaç uzattım elimi. Sonunda dayanamadım, açtım. Üç parça. Ayrı ayrı özel bölmesinde. Uzun seneler yaşanmamış, dün gibi taze. Ellerim titriyordu. Parçaları çıkardım. Kenarındaki özel bezle sildim. Monte ettim. Eskisi kadar güçlü olmasa da üfledim. Üfledikçe huzursuz düşler doldu odama, darmadağın. Sessizlik yitti. Bir ara nefesim kesildi. Başımı kaldırdım. Simsiyah iri zeytin tanelerini andıran bir çift göz. Kalemle çizilmiş gibi hafif kalın kaş. Zayıf, çelimsiz. Beline kadar uzun, örgülü saçlı bir kız.

“Ne güzel çalıyorsunuz,” dedi titrek sesiyle.

Yanlış bir şey yaparken yakalanmış çocuk gibi baktım yüzüne. Üflemenin koyulttuğu sesimi düzelttim.

“Sen de kimsin?” dedim.

“Neriman Hanım bugün gelemeyecek, Selami Bey,” dedi, “yerine beni gönderdi.”

Klarnetimi kutunun üzerine koydum. Hafif öksürdüm.

“Bana haber vermedi.”

“Aramış ama,” dedi. Sözünü devam ettirmesine izin vermedim.

“Nesi varmış?”

“Hasta,” dedi.

Bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Konuşması kasabalıya benzemiyordu.

“Kimsin, kimlerdensin?” diye tekrarladım sorumu.

Kara gözlerini hafif kıstı. Uzun kirpikleri pembe yanaklarını gölgeledi.

“Adım Gülizar,” dedi, “Neriman Hanım’ın komşusunun kızıyım.”

Bedenimde anlamadığım bir titreme. Ayak ayak üstüne attım. O gözleri bir yerlerden tanıyordum. Derin bir öksürük. Rahatlama sonra. Baktım. Kapının önünde dikilmiş, başı öne eğik bekliyordu. Bir an başını kaldırdı.

“Şey,” dedi, “bir isteğiniz var mı diye soracaktım.”

Dudaklarımı kıvırdım. Yutkundum.

“Neriman Hanım olsaydı çayı çoktan demlemiş getirmişti,” dedim.

Telaşlandı.

“Hemen getireyim efendim,” dedi.

“Dur,” dedim, “olmuş mudur, ne zaman geldin sen?”

“Epey oldu, efendim,” dedi, “gelir gelmez koymuştum, ama bir şey yememişsinizdir diye düşündüm.”

Tepsiyi gösterdim.

“Bak, yedim,” dedim.

Sehpaya koştu, tepsiyi aldı. Hızla odadan çıktı. Yerimden kalktım. Pencereye yürüdüm. İşçiler grup grup bahçe kapısından içeriye giriyorlardı. Kutusunda sakladığım klarnetimle seneler sonra ilk buluşmamın bir tanığı vardı artık. Belki de hayranlıkla dinleyeni. Kapı sesiyle sıçradım.

“Çayınızı getirdim, efendim,” dedi.

Elindeki tepside başka bir şeyler daha vardı.

“Neriman abla gönderdi. Patron sever benim yaptığım böreği, dedi.”

Gülümsedim. Masama doğru yürüdüm.

“Başka bir isteğiniz,” diye sordu.

“Yok,” dedim.

Yerime oturdum. Atıştırırken sabun kalıpçısı geldi. Sonra ötekiler. Gelen giden, satışlar, rutin yoğunluk. Arada Gülizar’ı görmek istedim. Zarafeti, sesinin tınısı, zeytin irisi kara gözleri. Farklı yerlere götürüyordu beni. Hiç fark etmeden gün akşam oldu. Masamı topladım, çıkarken Gülizar’a bakındım. Yoktu. Yarın gelecek miydi, soramamıştım bile. Arabama binerken evin uzun zamandır hiç yaşanmayan yatak odasıyla oturma odası geldi aklıma. Döndüm, odamdan klarnetimi aldım.

***

Dört gün boyunca farklı duygularla sürdüm arabamı evden fabrikaya, fabrikadan eve. Gülizar her sabah erkenden geliyor, çoğu zaman klarnet çalarken yakalıyordu beni. İri zeytin gözlerdeki hayranlığı görmek için belki, onun geldiği saate yakın çıkarıyordum klarnetimi. Haftanın son günü koltuğuma oturmuş, dışarıdan gelen ayak seslerini dinliyordum. Yaklaştığında üflemeye başlayacaktım. Birden kapı açıldı.

“Beyim, çayınızı getirdim. Başka bir isteğiniz var mı?” diye sordu Neriman Hanım.

Olduğum yerde kala kaldım. Tüm kaslarım gerildi. Birkaç dakika sessizce yüzüne baktım. Başımı iki yana salladım. Neriman Hanım dikilmiş gitmiyordu. Bakışlarının klarnetimde olduğunu fark ettim. Hızla çekmecemi açtım. Klarnetimi attım içine. Tam sığmamıştı. Sertçe Neriman Hanım’a baktım.

“Ne bekliyorsunuz?” dedim, “Hem çayım nerede?”

Şaşkınlıkla baktı yüzüme.

“Masanıza koydum ya,” dedi.

Hafif gülümseyerek çıktı odadan.

Hemen klarnetimi çekmeceden aldım. Demonte edip, kutuya yerleştirdim. Günün yoğunluğunda aklım o çelimsiz, kara gözlü kızdaydı. Akşam çıkış vaktinde Neriman Hanım’ı çağırdım.

“Gülizar isterse burada çalışabilir,” dedim.

“Gelmez o, beyim,” dedi Neriman Hanım.

“Neden?” dedim büyük bir merakla.

“Annesi hasta,” dedi.

“Bir ihtiyaçları olursa,…” dedim,

O anda telefonum çaldı. Sözümün sonunu getiremedim. Eski arkadaşlarımdan Necmi, “Akşama balıkçıda toplanıyoruz, hadi gel,” dedi. Döndüm. Neriman Hanım çıkmıştı. Yarın konuşurum dedim. Çantamı alıp çıktım.

Kasabanın orta yerinde, tam denizin kenarındaydı balıkçı. Ağır adımlarla girdim içeri. Sigara dumanına karışık anason bulutu masaları dolaşıyordu. Şen kahkahalar, balık kokusu. Necmi el etti, denize karşı uzun bir masadan. Engelleri aşar gibi yürüdüm, yayılıp oturanların arasından. Necmi, yanındaki boş sandalyeyi gösterdi. Geçtim, oturdum. Sanki herkes beni bekliyordu. Kısa bir hoşbeş. Sonrası Lale, benim yalnızlığım. Hovardalık hikâyeleri bir de. Necmi bir ara gülerek, “Seninkiler de hep İstanbul’a gidiyor oğlum,” dedi. Kaşlarımı çattım. Boş bakışlarımı gezdirdim yüzünde. Belki de alkolden aklımdan tuhaf sorular geçti. Bana, karıma kötü bir şey mi söylüyordu? Rakımdan bir yudum aldım. Necmi işte, dedim, her zamanki zevzekliği. Susmadı Necmi.

“Niye oğlum, bön bön bakıyorsun? Bedriye teyzenin kızı Zeliha da seninki değil miydi?”

Kara gölgeler dolandı yüzümde. Ürperdim.

“O da nerden çıktı şimdi?” dedim sertçe.

“Gelmiş, buradaymış,” dedi.

Bir an gözlerimin önünde şimşekler çaktı. Kalp atışlarım hızlandı. Başımı pencereye çevirdim. Ay ışığı denizin üzerinde titreşiyordu. Küçük bir balıkçı teknesinin gölgesi vurmuştu yakamoza. Elektriğe kapılmış gibiydi bedenim, titriyordum. Zeliha’yla soluk soluğa, terlerimizin, kokularımızın birbirine karıştığı geceler geçiyordu aklımdan. Biçimli dudakları, iri gözleri, manalı bakışları, dolgun kalçaları. Sonra annemle babam. Sonra bir gün fabrikaya patron olacağım. Fabrika emektarının kızının bana yakışmayacağı sonra. Birden ayağa kalktım.

“Benim gitmem lazım,” dedim.

Hızla çıktım mekândan. Deli gibi sürdüm arabayı eve. Kapıdan girer girmez çantamı antrede bıraktım. Üzerimi değiştirdikten sonra elimde viskim, balkona çıktım. Bir zaman oturdum. Evliydim, ama değildim. Patrondum, ama yalnızdım. Manasızdı her şey. Kendimle, kabuğumu kıramamamla kavgam bittiğinde yeni günün ışıkları kasabayı aydınlatmıştı. Telefonum çaldı. Açtım. Necmi.

“Zeliha, ölmüş, cenazesi öğle namazında,” dedi.

Telefon elimden düştü. Olduğum yerde yığıldım.

***

Kapı sesine uyandım. Kalktım kapıyı açtım.

“Bu ne hal oğlum,” dedi Necmi, “hadi gidiyoruz. İyi kızdı Zeliha, bu durumda da yalnız mı bırakacaksın onu. Bari bir işe yara.”

Necmi’nin söyledikleri havaya savrulan sözcüklerdi sanki. Yan yana gelip anlam oluşturamıyordu dağınık zihnimde.

“Hadi, hadi,” dedi.

Elimi yüzümü yıkadım. Çabucak giyindim. Çıktığımda Necmi salonda bekliyordu.

“Biliyordun onun burada olduğunu,” dedi imalı.

“Kimin?” dedim.

“Klarneti çıkarmışsın. Nasıl hayranlıkla dinlerdi seni, hatırlasana.”

Cevap veremedim. Beklemeden kapıya yürüdüm. Nefes nefese geldi arkamdan.

“Benim arabayla gidelim,” dedi.

“Tamam,” dedim.

Yol boyu pek konuşmadık. Kasabanın uzak köşesinde nehrin kenarındaydı Zeliha’nın evi. Yolu hâlâ ezberimde. Bir ara gözlerimi sıkıca yumdum. Lisedeydik. Kuytudaki ağacın altında. Fundalıkların arasında. Derin bir iç çektim.

“Yirmi bir yaşında bir kızı varmış, ama kocası yok yanında,” dedi Necmi.

“Yirmi bir mi?” dedim şaşkınlıkla.

“Fazıl Amcanın yatacak yeri yok,” dedi.

“Babama laf etme,” dedim.

“Öyle de…” dedi, “şu haline bak.”

“Ne varmış halimde,” dedim.

Durdu.

“Hadi çok konuşma, geldik,” dedi.

Dizlerim titredi arabadan inerken. Simsiyah uzun saçlı güzel kızı görecekmiş hissine kapıldım. Sanki dün bırakmıştım onu evine. Çıkıp gelecekti. Sımsıkı sarılacaktım.

“Acele et,” dedi Necmi, “cenaze evden çıkarılıyor.”

Hızlandım. Yolun tam karşısında durduk. Fazla kimse yoktu. Önlerde bir kızın ağladığını gördüm. Tam arkasında Neriman Hanım. Gayri ihtiyari yürüdüm. İyice yaklaşınca kendini parçalayarak ağlayanın Gülizar olduğunu fark ettim. Necmi koştu. Kolumu tuttu.

“Bu Zeliha’nın kızı,” dedi.