top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

"Neyi nasıl hatırlıyoruz, nasıl oluyor da bazı yaşanmışlıkları yanlış anımsıyoruz?"

Aynur Kulak, N. Ahmet Erözenci ile yeni romanı İçimde Kırık Zaman odağında, hafıza, bellek, geçmiş, şimdiki zaman sarkacında yaşlılık ile Alzheimer hastalığının ağır gölgesinin benliğimize neler yaptığına dair kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdi.



“Kavramların yazarıyım. Son birkaç yıldır, belki yaşım da ilerlediği için anı ve bellek kavramları çok ilgimi çekiyor; neyi nasıl hatırlıyoruz, nasıl oluyor da bazı yaşanmışlıkları yanlış anımsıyoruz, ne oluyor da bazı kişileri, bazı olayları düşünürken buluyoruz kendimizi, bir koku, bir melodi bir görüntü nasıl oluyor da hatırladığımızın farkında bile olmadığımız yaşanmışlığı gözlerimizin önüne getiriyor?..”



Sohbetimize biyografinizden başlamak istiyorum, zira İ.Ü Çerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde Üroloji Profesörü olarak çalışmaya devam ediyorsunuz ve edebiyat içerisinde kurgu dışı kitaplarınız da var elbet ama özellikle kurgu kitaplarda önemli bir üretim içerisinde yazıyorsunuz. Yoğun çalışma temponuz içerisinde bir külliyat oluşturmuşsunuz diyebiliriz. Edebiyatla olan güçlü bağınızı, yazarak anlatmanın size neler kattığını, okumanın gündelik yaşamınızdaki yerini konuşarak başlasak sohbetimize neler söylemek istersiniz?

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden 2023 yılında emekli oldum. Aktif doktorluk ve öğretim üyeliği yaptığım yıllarda, on iki kitabım yayımlandı. O yıllarda yazmaya daha fazla odaklanır, daha çok vakit ayırırsam daha verimli, daha edebi, daha derin kitaplar yazabileceğimi söylerdim kendime. Emekli olduktan sonra bir yazı evi oluşturma şansım oldu ve 2023’den bu yana, aktif çalışma yıllarımda bitirdiğim de dahil olmak üzere iki kitabım yayımlandı.   Kendimi yazarak ifade etmeye lise yıllarımda tutkulandım diyebilirim. Söyleyecek şeylerim vardı ve sesimi duyuramıyordum. Herkesin her konuda fikri olduğunu ve en doğrusunu bildiğini savladığı bir toplumda, kişinin ilgilendiği konuda birikimi olması ve akıl yoluyla konuştuğunda dinlenmemesi acı verici. Çünkü bilgi çalışarak, emek vererek, geceler boyu düşünerek, okuyarak, gözlerinizi bozarak, yalnız kalmayı, anlaşılmamayı, dışlanmayı göze alarak oluşturuluyor. Ve günün birinde içinizdekileri paylaşmak istediğinizde  -bu bilgi de olabilir, hisleriniz de- karşınızdakinin, “Hadi canım sende…” gibi veya sloganlarla, söyledikleriniz üzerinde düşünmeden, sizi dinlemeden yanıt vermesi üzücü, kırıcı… Yazarlığım böyle başladı; düşüncelerimi, gözlemlerimi, hissettiklerimi masallar anlatarak kalıcı hâle getirme çabasıyla. Zaten gerek kendi kitaplarımı gerek diğer yazarların yapıtlarını geleceğe bırakılan mektuplar olarak görmem de bu nedenden; günün birinde bir okurun okuduklarından esinlenerek bir konuyu merak edeceği, sorgulamaya başlayacağı, üzerinde düşüneceği, öğrenmeye çalışacağı umudum var.


1992 yılından itibaren kitaplarınız okurla buluşuyor,  öykülerinizi bir araya getirdiğiniz Kaleydeskop ve kurgu dışı kitabınız Bir Türk Filmi Olarak Kanser’le birlikte 14 kitabınız var. Bazı kitaplarınızın yayın yılları arasında uzun yıllar var fakat 92 yılında ilk yola çıktığınızda edebiyata dair böyle bir üretim içerisinde olacağınızı düşünmüş müydünüz yoksa kendiliğinden mi gelişti her şey? Nasıl bir süreçti sizin için, bahsedebilir misiniz biraz?

Edebiyat yaşamımda hep vardı. Evde çok sayıda kitapları olan bir ailede büyümemin yanı sıra gerek ilkokulda, gerekse ortaokul ve lisede okuduklarımız üzerinde kendi yorumlarımızı yapmamızı ve bunu yaparken de söylediklerimizin altını doldurmamızı, nedenleri belirtmemizi isteyen Türkçe ve İngiliz-Amerikan Edebiyatı öğretmenlerinden eğitim alacak kadar şanslıydım. Onların yanı sıra yabancı öğretmenler de hiçbir söyleneni demirbaş kabul etmememizi, hemen her şeyi sorgulamamızı öğütlüyorlardı. Bunların iki sonucu oldu: Öncelikle Sokrates’in bu topraklarda pek yaşam şansı olmadığını erken yaşlarımda öğrendim. İkinci olarak da soru soramayınca, veya sorularıma yanıt olarak susmam söylenince, yazmak kendiliğinden bir yaşam şekline dönüştü benim için.

Kavramlar çok ilgimi çekiyor, çünkü hem herkes için farklı tanımları, hem de felsefi boyutları var. İlk üç kitabım (Sadece bir Gece İstiyorum, Ve Yalanlar ve Sessizlik, Bir Kaçıştır Yaşamak) yalnizlık üzerineydi, zaten daha sonra Yalnızlık Üçlemesi olarak tıpkı basımları yapıldı. Mut İçin Bir Öykü isimli kitabımda kendini yaşayamayan, başkalarının öykülerini sahiplenen bir karakteri anlattım; ana karakter Mut doğaçlama yapan bir tiyatrocudur ve sadece sahnedeyken kendi olabilir, bunun dışında topluma uyum sağlamak için çevresindekilerin yaşamını kendi yaşamıymış gibi kabullenir ve rüzgârın estiği yöne göre kendisini savurmasına izin verir. Tutku ve Aşkın Kutsal Kitabı isimli romanım, beğenme, hoşlanma, haz, sevgi, aşk ve tutku kavramlarını sorguladığım bir mektup roman tarzında. Mükemmel Katilin Peşinde isimli kitabımda ölümün felsefesini ve ölüm ve kader kavramlarını işledim; arka planda nasıl bir kader birbirini tanımayan kırk iki kişiyi aynı otobüse bindiriyor, direksiyona alkollü/uykusuz bir şoförü oturtuyor ve araç şarampole yuvarlanıyor ve hepsi ölüyor; nasıl biri kendisine, “Bu bombayı üzerine bağla, git şu kalabalığın ortasında patlat, yüzlerce kişi ölecek ama sen de cennete gideceksin, davamıza katkın bu şekilde olacak” denmesini kabullenir, gibi sorularla. Plasebo, diğer adıyla Yalancı bir Mutluluk Romanı, insanların işlerine gelen şeye inanmak için nasıl kendilerini kandırdıkları sorusunu irdeliyor. Bulanık Adam isimli kitabımdaysa seksenlerine merdiven dayamış, herkes tarafından sevilmek istemiş, yaşamı boyunca gerçek düşüncelerini söylememiş yalnız biri uyuyamadığı bir gece geçmişinde kalan kişilere hiçbir zaman gönderemeyeceği mektuplar yazarak ruhunun yaşamasını istediği yaşamı bir gecede yaşıyor. Yani kurgu bir anlamda zaman ve anı kavramları üzerinden gidiyor.


Yeni romanınız İçimde Kırık Zaman raflardaki yerini aldı, okurla buluştu. Şöyle bir girişle başlıyorsunuz romana: 

“Ait olamayanlar, Uyumlanamayanlar, Deliremeyenler, Tefekkürüs Erektuslar için... Hiç değişmemeleri dileğiyle...” 

“Değişmek”, “Dönüşmek” bu çağın sloganı neredeyse, biliyorsunuz. Siz ise belli sıfatlarla tanımlananların hiç değişmemelerini dileyerek başlıyorsunuz romana. Neden diye sormak istiyorum ve ek olarak şunu da sormak istiyorum: Romanınızı yazmak üzere masanızın başına oturmanızı gerektiren ana/odak meselenizi veya meselelerinizi?

“Mesele” herhalde en doğru kelime… Meselem, kendisine yaşatılanları kabullenmediğini, bunu yapanları mahvedeceğini kapalı kapılar ardında duvarlara haykırırken, peki dış dünyaya gel, olanları düzeltmek, değiştirmek için bir adım at, bir şeyler yap dendiğinde, dur bakalım, belki de yanlış yorumluyorum, belki de benim için en iyisi bu da ben anlamıyorum, diye edilgen kalmayı yeğleyenlerle.  “Ait olamayanlar, Uyumlanamayanlar, Deliremeyenler, Tefekkürus Erektuslar” bunların tam tersi. Kendilerine en uyan yaşamı sürdürürken bile daha iyi nasıl olur, bu iyilik hali daha geniş bir kitleye nasıl yayılır diye sorgulayanlar. Hep azınlıktalar, hep cezalandırılıyorlar, hep kaybediyorlar ama ilkelerinden asla vazgeçmiyorlar. Hep kaybediyorlar çünkü sloganlarla konuşmuyor, düşüncelerini akıl yoluyla açıklamaya çalışıyorlar. Kendilerini değil, henüz doğmamış torunlarını düşünerek, hep “daha iyiyi” arayarak yaşıyorlar. Bunların da değişmesini istemiyorum çünkü inanıyorum ki, aydınlık gelecek onlar sayesinde yaratılacak.


Bir külliyat, birden fazla roman söz konusu olduğu için İçimde Kırık Zaman romanınızın farkının ne olmasını istediniz diye de bir soru yöneltmek istiyorum. Bu soruda bir fark yaratmak meselesinden bahsetmiyorum; sizin farklı bir anlatım, farklı bir tematik yapı, belki farklı bir kurgu denemiş olabileceğinizden veya belki de sizin diğer romanlarınızda hafıza meselesini çok ele almayıp bu romanınızda bunu ele almak istemiş olabilirsiniz diye düşünerek soruyorum bu soruyu. 

Önceden de söylediğim gibi, kavramların yazarıyım. Son birkaç yıldır, belki yaşım da ilerlediği için anı ve bellek kavramları çok ilgimi çekiyor; neyi nasıl hatırlıyoruz, nasıl oluyor da bazı yaşanmışlıkları yanlış anımsıyoruz, ne oluyor da bazı kişileri, bazı olayları düşünürken buluyoruz kendimizi, bir koku, bir melodi bir görüntü nasıl oluyor da hatırladığımızın farkında bile olmadığımız yaşanmışlığı gözlerimizin önüne getiriyor?..

İçimde Kırık Zaman’da bunadığı söylenen Ogün’ün savı, yaşadığı günden memnun olmadığı için bilerek, isteyerek geçmişte, anılarında yaşamayı istediği. Neden böyle olduğunu, kendisini bu noktaya getiren olayları felsefede öteki-ben olarak isimlendirilen ikinci şahsiyetine, Oben’e sanki o başka biriymiş gibi anlatıyor. Bir anlamda hepimizin içinde olan çoğul kişiliklerden baskın olanın diğeriyle, psikolojide “alter-ego” denilen benliğiyle sohbeti diyebiliriz.

Kitapta farklı anlatım teknikleri var. Ogün’ün Oben’e yaşamı anlatmasını bilinç akımı tekniğiyle yazılmış ikinci tekil şahıs anlatımla verdim, bir anlamda her yaşananın, dıştan bakıldığında ilgisiz gözükse de aslında nasıl bir sonra yaşanacak olana zemin hazırladığını, yaşamın her gün hem yeni hem de bir öncekinin devamı olan soluksuz bir serüven olduğunu vurgulamak için. Oben’in günlükleri doğal olarak birinci tekil şahıs anlatım; dıştan bakarak kendini konu ettiği öykülerse üçüncü tekil şahıs anlatımla yazıldı. Demansta olduğu söylenen Ogün ise çevresindekilerle yaşadıklarını, hastane anılarını Oben’e çoğu zaman tanrısal (omniscient) anlatımla aktarıyor.


Roman “Sessizlik” üzerine yazılmış kısacık ama çok etkili bir metinle açılışını yapıyor. Böylesine bir gürültü çağında “Sessizlik” çok önemli bir kavram haline geldi fakat İçimde Kırık Zaman içerisindeki sessizliğin ele alınış biçimini konuşmak istiyorum sizinle; yani aklın sessizliğini, sessizliğe gömülüşünü ve “Artık rol yapamayacağını bilmenin getirdiği sessizlik...” meselesini. Bu “Sessizlik” metininizle ilgili şunu da merak ediyorum: Romanın başına oturur oturmaz, bir çırpıda mı yazdınız yoksa yazma süreci içerisinde şekillenen bir metin mi oldu?

Sessizlik bölümü aslında 14 yıl önce, kendimi tükenmiş gördüğüm günlerde yazdığım bir metin. Aklın sessizliğinin, kişinin kendisiyle bile konuşamayacak hâle gelmesinin, sadece bir izleyiciye dönüşmesinin, bir anlamda aklına gelen tek kelimenin “çaresizlik” olmasının bireyin yaşayabileceği en kötü deneyim olduğuna inanıyorum. Avaz avaz bağıracak isterken, isyan edecek gücü, adım atacak dermanı bulamama hali… 

Oben de sessizliğe gömülmüş biri; kitabın ana kişisi gibi gözükse de asla protagonist değil, bir anti-kahraman. Çocukluğundan itibaren yaşadıklarının anlamını, yaşadığı ülkede, dünyada olanları, hepsinden de öte insanların davranışlarının ardındaki güdüyü anlamaya çalışıyor. Sorularına yanıt alamayınca kendini tanımak için kitaplara ve gözlemlerine sığınıyor. Bu da hayatı boyunca yaşayacağı çelişkiyi doğuruyor: Yaşamdan ne istediğini, insanlara ne vermek istediğini bilen birinin, sadece kendi gündemine odaklanmış, her davranışında, her söylediğinde art düşünce olanlarla birlikte olma çabası… Onlar gibi davranmaya çalıştığında, kendisiyle ters düşüyor; kendini yaşamaya çalıştığında, yalnızlığa itiliyor. Sonuç? Sessizlik… Hani iki kişinin birlikteliğinin uyumlu olup olmayacağını sessizlikten korkmamaları belirler, denir ya… Sessizlik belki de kendini tanımanın nirvanası… 



İçimde Kırık Zaman’da bir Alzheimer hastası ile karşı karşıyayız. Hafıza üzerine bir hikaye anlatmak bu başlı başına önemli bir ayrıntı fakat bu hikayede başka çok önemli bir ayrıntı daha var: Hikayenin anlatıcısı kendisi. Bu zor durumu, bir Alzheimer hastasının tüm ayrıntılarla kendi hikayesini anlatmasını neden tercih ettiğinizi konuşmak istiyorum. 

“Tüm hayvanlar eşittir ama bazıları daha eşittir” diyerek Orwell’e saygıyla başlarsam yanıtıma, hepimizin anlatacak hikayesi vardır ama demansta olanların veya Alzheimer gibi hastalığı olanlarınki daha hikayedir. Çünkü yaşanmışlıkları daha fazla, verdikleri savaş, atlattıkları badireler daha yoğun.

Ancak kitapta Ogün hastalığından ziyade etrafındakilerin davranışlarını anlatıyor Oben’e. Bunamış birinden beklenmeyecek düzeyde farkında etrafında olanların. Hatta, bir adım ötesinde, çevresindekilerin davranışlarını, yaşının deneyimden de geçirerek, kimi zaman alaycı, ironik bir dille naklediyor; bunu da olanların bu kadar farkındaysam, bunamış olamam, diyerek göründüğü gibi olmadığı yönünde kanıt olarak kullanıyor. Olanları karıştırdığı zamanlar da var tabii, bu durumda çıkış cümlesi, etrafımdakiler kafam karışsın diye bana böyle davranıyorlar, bunak olmam işlerine geliyor.


Alzheimer hastası olarak hayata devam etme süreciyle ilgili neredeyse tüm ayrıntıları veriyorsunuz. Hekimsiniz ve elbette hastalığa dair semptomların nasıl oluştuğunu biliyorsunuz fakat çok etkili bazı ayrıntıları da vermişsiniz. Mesela hastayla bağırarak konuşmak gibi. Sanki çok önemli bir gözlem süreci sonrası yazılmış bir hikaye bu; hatta belki bir yakınınız veya yakınlarınızda olan birilerini gözlemleyerek yazılmış bir hikaye var karşımızda, ne dersiniz?

Tabii ki gözlem sonucu yazıldı o sahneler. Ama gerçekçi olmalarını bir yana bırakırsak, asıl ilgimi çeken, kronik bakım gerektiren durumlarda hasta yakınlarının hastayla, yazdığım gibi, bağırarak veya heceleyerek konuşmaları. Bunu tükenmişliğin bir yansıması olarak görüyorum. Düşünün; sevdiğiniz biri artık ulaşamayacağınız bir yerde; kafanız, mutlu mu, değil mi; söylenenleri anlıyor mu, anlamıyor mu; istediği bir şey var da ben mi anlamıyorum, daha fazla ne yapabilirim rahat olması için gibi sorularla dolu, neredeyse günün her saati onu düşünüyorsunuz ve o hiçbir reaksiyon vermiyor. Yaşamda iki sabır sınavı vardır; bu ikincisi.


Sizin romanlarınıza ilişkin zaman kavramını, zamanda kırılmaları ve geçişleri kurguda çok iyi kullandığınıza dair yorumlar var, ki aynı durum, zamanı kurgu içerisinde kullanış biçiminiz İçimde Kırık Zaman’da da net olarak görülüyor. Yaza yaza tecrübe sahibi olma durumu da var fakat çalışıldığı belli bir bütünlük de var. Zamana ilişkin parçaları hem geriye dönüşlerde hem bir kavramı veya sıfatı açıklarken (“Ait Olamayanlar” mesela) hem şimdiki zamanın yapısı içerisinde kullanıyor olmanızı konuşabilir miyiz?

Zamanın kendi içinde sınırı varken bir yandan da süreğenliği, bitmezliği olduğuna inanıyorum. Nice insan, edebiyat eseri, resim, kavram var, asırlar önce yaşamış, yazılmış, yapılmış, geliştirilmiş ama geçerliklerini bugün de sürdüren, bir anlamda yaşama devam eden. Çin’de yapılan bir kazıda bir şişenin içinde neredeyse bin yıllık lotus tohumlarının bulunduğunu ve ekildiğinde çiçek verdiklerini okumuştum yıllar önce. Bu durumda o tohumlara bin yıldır yaşıyorlar diyebilir miyiz? Veya Einstein’a atfedilen söylem, izafiyet teorisini açıklarken kullanmış: Bir dişçi koltuğunda geçen beş dakikayla sevgilinin yanında geçen beş dakika aynı değildir.

Zamandaki kırılmalar aslında bizlerin yaşadığı kırılmalar, tökezlediğimiz zamanlar. Önce duruyor, sonra toparlandığımızda yeni bir yaşama başladığımızı söylüyoruz, bir anlamda bireysel zamanımızı -yaşam saatimizi- sıfırlayıp yeniden başlatıyoruz. Burada sabit öğe biziz, sürekli şimdiki zamanı yaşamak zorunda olan bizleriz. Bu durumda bir anımı düşündüğümde, yaşadıklarımı anımsadığımda, anıları da şimdiki zaman getirmiş olmuyor muyum?

Bu açıdan baktığımda geçmişi şimdiki zamanda yazmak/yaşamak da olabilir, şimdiki zamanı daha yaşarken geçmiş gibi görmek de (şu yaşadıklarım, şu gün, şu olay bitse de kurtulsam dediğiniz zamanları düşünün.)


Romanda mitolojik hikayelere ilişkin kurulan katmanları da atlamadan konuşmak isterim, çünkü hikayenin bütününe önemli ölçüde derinlik kazandırıyor anlatılan her bir mitolojik hikaye. Özellikle Moriae ismiyle bilinen üç kader tanrıçasının kesişen hikayelerinin romana kattığı anlamı konuşmak isterim. Mitolojilerin çağdaş hikayelere kattıkları değeri konuşmakla birlikte bu mitolojik hikayenin İçimde Kırık Zaman’ın hikayesi ile nasıl bir bağ kurarak kitapta yer verdiniz biraz bahseder misiniz?

Mitolojik öyküleri ne zaman okusam yüzüme bir gülümseme yayılıyor. Sanki günümüz dünyası yıllar önce kaleme alınmış, sanki Jung’un arketipleri Olympos Tanrılarının kişiliğinde asırlar önce tanımlanmış. Zeus hem hükümdar hem sihirbaz; amacına ulaşmak için kılıktan kılığa giriyor. Prometheus bilge, Dionisos oyunbaz… Ve yine yazılanlara göre, Yunan Tanrıları kimi zaman eğlenmek, kimi zaman da onlara kızdıkları için insanların arasında fitne sokmayı, onları birbirine düşürmeyi, gereğinde savaş çıkarmayı severlermiş. 

Moriae kardeşler ise çok farklı. Yaşamı kuruyor, kişinin başına gelecek olayları ve ne kadar yaşayacağını belirliyorlar. Günümüzdeki “(ne kadar soluyacak nefesimiz olduğunu sadece Allah bilir” söyleminden farklı değil bu. 

İçimde Kırık Zaman Türkiye fonunda geçen bir kitap; Oben’in anti-kahraman olarak anlatılmasında 12 Mart ve 12 Eylül’e göndermeler var. Kurguya karar verdikten sonra o dönemler üzerinde arşiv çalışması yaparken geldi aklıma yaşananları Yunan Tanrılarının sadece kendilerini düşünerek insanlar üzerinde oynadıkları bir oyun olarak yazmak; sadece o dönemi değil gelecek nesilleri de etkileyen olayları, yaşananları kaçınılmaz, olması engellenemez kader olarak sunmak. O dönemlerde yaşananların nedenlerini sosyal, ekonomik, politik açıdan anlatan onlarca kitap yazıldı, diziler çevrildi. Ama bunları bilmek, onca acının, insan kaybının akıl, sağduyu ve iletişime açık olmakla engellenebileceği gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Düşünün, 1978-1980 yılları arasında 4200’den fazla genç öldü; yetkili mevkiide olanlar uzlaşabilseler, sadece kendi görüşlerini savunma yerine karşılarındakinin ne dediğini dinleyebilseler, sağduyulu olsalar olasılıkla önlenebilecek 4200 ölüm… 

Ve sonrasında yaşananlar… 1950-60 yılları arasında doğanlar olaylı yıllar nedeniyle ilk gençliklerini ölüm korkusuyla, üniversite yıllarını da herkes birbirinden korktuğu için gerçek arkadaşlıklar oluşturamadan geçirdiler. 80’li yıllarda hayata atıldıklarında ilk yaptıkları yaşamda yer edinme, aile kurma çabası yerine %200 enflasyonla savaşmaktı. Eğitim hayatları boyunca öğrendikleri değerlerden yasalara saygının, “Anayasa bir kez delinirse bir şey olmaz” söylemiyle ayaklar altına alındığını; liyakat yerine nepotizmin geçerli olduğunu yaşadılar.

1950 kuşağı Türkiye’nin kayıp neslidir. Ben de bu kuşağın bir üyesiyim. İstemediğim şeyler yaşatıldı bana. Bu nedenle de kitapta o yılları mitolojik göndermelerle yazmak doğal geldi. “Kader böyleymiş, ne yapılabilir ki?..” deyince içinizdeki isyanı biraz da olsa bastırabiliyorsunuz. 


Hafıza anlatısıyla beraber bir de benlik, bilinç anlatısı da var İçimde Kırık Zaman’da. “Oben”i konuşmak istiyorum elbette sizinle. Kendiliğinden mi geldi Oben yoksa zaten kafanızda bir benlik ve bilinç anlatısı üzerinden Oben’i yazmak var mıydı?

Kişinin içindeki diğer kişiliklerle olan ilişkisini konu edineceğim bir kitap yazacağımı biliyordum. Sekiz sene önce ilk taslakta Oben ve Ogün’ü Siyam İkizleri olarak yazdım, yapışık kardeşler. Her anları beraber geçiyor, 18 yaşına geldiklerinde ameliyatla ayrıldıklarında bir diğeri olmadan yaşama devam edemeyeceklerini anlıyorlardı. Kitap oldukça ilerledi de, neredeyse beş sene çalıştım üzerinde. Ama sonra öyle bir kurguyla Oben’in kaybolmuşluğunu, yaşamı anlamak için verdiği savaşı, duygusal gelişimini, duygularını ifade ederken direkt söylemek yerine kendini dıştan gördüğü şiirler, öyküler yazmasını istediğim yoğunlukta veremediğimi gördüm; karakter derinlik kazanmıyordu. Üç sene önce de okuduğunuz anlatım dili ve kurguyla yazmaya başladım kitabı. 


Oben’i konuşmuşken “Ait olamayanlar, Uyumlanamayanlar, Deliremeyenler” kısmına yeniden dönmek istiyorum çünkü Oğuz Atay’ın Tutunamayanları’na selam gönderiyorsunuz ve buradan yola çıkarak birçok kitap, yazar ve metinlerine gönderdiğiniz selamlar var. Tutunamayanlara dair yazılmış ne varsa çok da bir şey değişmediğini görüyoruz sanki, ne dersiniz? Benlik ve Bilinç anlatısı ile birlikte biraz sanki bunu da –değişmemiş olanı, aynı giden tutunamama durumlarını- ortaya koymak ve anlatmak adına Oben var romanınızda. 

Edebiyatta bazı öğretmenlerim var, kendileri bilmeseler de… Yazmayı onları okuyarak öğrendim, onların metinlerini inceleyerek anlatımımı, Türkçe ifademi geliştirmeye çalıştım ve çalışıyorum : Sait Faik Abasıyanık, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Haldun Taner, Orhan Pamuk…  Tabii bir de Türk edebiyatında çıtayı apayrı bir seviyeye çıkarmış olan, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay. Hepsinin kitaplarından bazılarını her sene yeniden okuyorum, daha da öğrenmek için.

Tutunamayanlar’dan bu yana değişen fazla şey olmadığı görüşünüze katılıyorum (Moriae kardeşler gerçek mi acaba?). Ait olamayanlar, Deliremeyenler, Uyumlanamayanlar, Tefekkürus Erektuslar Tutunamayanların türevi zaten. Asıl sormamız gereken soru, neden değişen fazla bir şey olmadığı – Tutanamayan’lardan bu yana ne değişti? konulu bir panel yapılsa sanırım ilgi oldukça yoğun olur.

Dünyanın şu anki hali çok üzücü, hâlâ savaşlar var, hâlâ açlık var, hâlâ totaliter rejimler var, hâlâ kadın cinayetleri, çocukların sömürülmesi var. Ve bunları insan insana yaparken tartışılan Yapay Zeka’nın tehlikeli olup olmadığı. Tüm dünyada GA (Gerçek Aptallık) hakimken yapay zekadan korkmak kara mizah gibi geliyor. Yapay Zeka düşünen beyinler - Ait olamayanlar, Deliremeyenler, Uyumlanamayanlar, Tefekkürus Erektuslar- için tehdit olabilir ama onlar Yunan Tanrıları’nın zamanından beri her devirde dışlanmaya, üzerlerine gelinmesine alışıklar.


Roman yazmaya devam edecek misiniz? Masanızda yeni çalışmalarınız var mı?

Tabii ki, edebiyat bir yaşam şekli benim için. Klavyenin başında olmadığım zamanlarda bile yazıyorum. Üretmenin yanı sıra, kariyerim boyunca öğretim üyeliğini çok sevdiğim için, beş sene evvel başlattığım ve Atilla Birkiye ile yürüttüğüm, “Yazma, Okuma, Anlama” atölyemiz var; kurgunun oluşturulması, karakterlerin, diyalogların yazılması, metaforların kullanımı, anlatım açıları gibi yazmayla ilgili konuların yanı sıra doğru okuma, okuduğunu doğru yorumlama üzerinde durduğumuz. Doğru okuma ve doğru anlama üzerinde bilhassa duruyorum; inanıyorum ki bunları yapabilen kendini de doğru ifade edebilir, bunu yaptığında kendisi ve çevresiyle yaşayacağı çatışmalar azalacaktır. Yani bir anlamda Tutunamayanlar ve türevi alt gruplarına eleman arıyoruz, diyebilirsiniz.

Yorumlar


bottom of page