top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Kimsenin dinlemek istemediği bir sesin hikâyesi: Miras

Şule Tüzül, Vigdis Hjorth’ün Türkçedeki ilk kitabı Miras üzerine yazdı: Kitap, çocukken babası tarafından cinsel istismara maruz kalan ellili yaşlarında bir kadın kahraman Bergljot’un, babası öldükten sonra aileye kalan miras sürecinde yaşadıklarını anlatan bir roman.



Kuzey Avrupa filmleri ve edebiyatı, ortak özellikler taşıyan son derece özgün bir dil ve üsluba sahipler. Erlend Loe’nin Doppler’i, Mads Mikkelsen’in filmleri ilk aklıma gelenler. Soğuk ve mesafeli bir duruş sergilerken, insana dair tüm derinlikleri keşfetmeye yönelik bir dünyaya davet ediyorlar okurlarını ve izleyenlerini. Siren Yayınları sayesinde Dilek Başak’ın çevirisi ile Çağdaş Norveç Edebiyatı’ndan bir kitabı daha okuma şansımız oldu: Miras, Vigdis Hjorth’ün Türkçedeki ilk kitabı. İlk olarak 2016 yılında yayınlandıktan sonra hem Norveç’te hem de yayınlandığı ülkelerde geniş bir okur kitlesi edinmiş. Ödüller kazanmış. Türkiye’de de daha bir yıl olmadan çok sayıda baskı yaptı ve yapmaya devam ediyor.


Miras’ın bu kadar ilgi görme nedeni romanın konusu olduğu kadar Hjorth’ün konuyu ele alış ve aktarış biçimi. Kitap, çocukken babası tarafından cinsel istismara maruz kalan ellili yaşlarında bir kadın kahraman Bergljot’un, babası öldükten sonra aileye kalan miras sürecinde yaşadıklarını anlatan bir roman. Hikâye bilinç akışı şeklinde ben anlatıcı tarafından aktarılıyor. Özkurmaca bir roman çünkü Vigdis Hjorth’ün yaşadıklarına dayanarak kurgulanmış. Yani romanın kahramanı Bergljot yazarın kendisi. Olay nedeniyle yirmili yaşlarında aileden tamamen kopan Bergljot, miras meseleleri nedeniyle aileyle görüşmek ve geçmişin yaralarını tekrar açmak zorunda kalıyor. Yaşanan olaya inanmadıklarını pek çok kez belirten ve Bergljot’u bu konuda hiçbir zaman dinlemeyen aile üyeleri gerçek hayatta Hjorth’e ateş püskürüyorlar haliyle. Hatta Hjorth’ün kız kardeşi Miras’ta yazılanların aksini savunan bir roman yazıyor. Anne, romandan uyarlanan bir tiyatro oyununa dava açıyor. Dolayısıyla Norveç edebiyat dünyası bayağı karışıyor. Vigdis Hjorth, romanının otobiyografik olarak ifade edilmesini istemiyor. Her yazarın eserlerinde kendi hayatından bir şeyler olabileceğini, Miras’ın da bu şekilde yazıldığını söylüyor. Ailenin başlattığı tartışmaların içine pek girmiyor, haklı olarak.


Konu çok ağır. Birçok edebiyat eserinde de işlenmiş bir konu, bu nedenle kitaba başlarken az çok nelerin olabileceğini tahmin ediyorsunuz ama Hjorth yaşadığı travmayı değil bu travmanın ellili yaşlarına nasıl yansıdığını ve ailesinin bu travmaya karşı takındığı tavrı anlatıyor. Dolayısıyla konuya çok farklı bir yerden bakarak bize sunuyor. Travmanın kökeninde cinsel istismar var ancak ailenin yaşananları görmezden gelmesi bu travmanın en önemli nedenlerinden biri. Hjorth’ün anlatımında en ufak bir duygu sömürüsü yok, yaşanan istismara dair neredeyse hiç detay bilgi yok. Kitap, bazısı daha uzun olmakla birlikte 1-2 sayfalık, hatta bazıları 2-3 cümlelik bölümlerden oluşuyor. Bir sayfada sadece şu cümleler yer alıyor: “Her şey bağlantılıdır. Anlamak üzere kulak kesilmiş biri için hiçbir sözcük tamamen masum değildir.”


Bergljot çocukluğu ile ellili yaşlarını sürdüğü bugün arasındaki zamanda geriye ve ileriye gidişlerle içindekileri son derece sade ve yalın bir dille, içtenlikle sayfalara döküyor. Bunu yaparken birçok bölümde sinema, tiyatro, edebiyat, müzik ve şiir gibi farklı alanlardan örneklerle yaşananları buluşturup anlatımını destekliyor. Hjorth’ün Roland Barthes’ın Yas Günlüğü, Woody Allen’in Kocalar ve Karıları filmi, yine Kuzey Avrupa filmlerinden Oğullar ve Festen filmleri ile kurduğu bağlantılar çarpıcı, anlatımı önemli ölçüde güçlendiriyor. Bir bölümde izleyicilerin de aktif biçimde katılım sağlayacağı bir performans gösterisinden bahsediyor örneğin. Bergljot’un bu performans ve kendi hayatı ile kurduğu ilinti çok sarsıcı. İzleyicilerin eğer isterlerse performans sanatçısına her türlü şiddeti uygulayabileceği bir gösteriden bahsediyor. Gösteriye bu şekilde katılan izleyiciler gösterinin sonunda sanatçıdan nefret edecek duruma geliyorlar. Sanatçı şöyle diyor: “Bana yaptıklarından dolayı bana tahammülleri yoktu.” Bergljot, bir sonraki bölümde başka bir hikâye anlatıyor ve şöyle diyor: “Babam iki büyük çocuğundan korkmuş, onlardan kaçmıştı çünkü ona yaptığı kötülüğü hatırlatıyorlardı, onlara yaptıklarından dolayı onlara tahammülü yoktu.”


Bir başka sayfada da tek başına sadece şu paragraf duruyor karşımızda: “Sybille Bedford bir yerlerde şöyle yazmıştı: İnsan gençken kendini bir bütüne, insanlığın temel ilkelerine bağlı hissetmez, insan gençken bir sürü şey dener çünkü hayat bir genel prova gibi algılanır, perde gerçekten açıldığında değiştirilebilecek bir prova gibi. Ama gün gelir perdenin her daim açık olduğu kafasına dank eder. Sahnelenen, oyunun kendisidir.”


Edebiyat hem okur hem de yazar için bir terapi aracı olabilir, yaraları sağaltan bir yol olabilir. Ancak bunu yaparken şunu asla unutmamak gerek. Edebiyat yargılamaz. Edebiyat suçlamaz. Edebiyat öç alma yeri değildir. Edebiyat ifşa etmez. Edebiyat ne yapar? Yazarın bir derdi vardır. Anlatmak istediği bir şeyler vardır. Aslında anlatmaktan daha çok anlamak istediği meseleler vardır. Yazar, okuru da bu anlama ve anlatma yolculuğuna ortak ederek, ama asla okura oynamadan, dert edindiği meseleleri masaya yatırır, enine boyuna irdeler. Bu süreç bir sonuca, bir cevaba, bir çözüme ulaşmayabilir. Önemli olan bu yolculuktur. Bir edebiyat eseri, bir anlama ve anlatma çabasının ürününü sunar okura. Eser okura ulaştığında, okur sayısı kadar yoruma sahip olur. Yazar ne söylemek isterse istesin, okurun nerden ve nasıl baktığına bağlı olarak edebiyat eseri okurları ile değişir, dönüşür, zenginleşir, derinleşir. Yazarını ve okurunu da dönüştürerek…


Vigdis Hjorth, Miras’ta işte bunu yapıyor. Bu nedenle çok başarılı. Bu nedenle çok sarsıcı. Bu nedenle okurunun en derinde bir yerlerine dokunmayı, okurunu meselenin özüne ortak etmeyi başarıyor.


Hjorth, “Önemli bir hikâyesi olan ama kimsenin dinlemek istemediği bir insanın sesi nasıldır?” (What’s the voice of a person like, when she or he has an important story that nobody wants to listen to?) sorusuna cevap arayarak romanını yazmaya başlamış. Bergljot aslında babasını seviyor. Çünkü yaşadığı korkunç deneyim sırasında bir çocuk, hiçbir şey anlamıyor. Ancak zaman içinde ne olduğunu anlayabiliyor. Ama kimse ile konuşamıyor. Anne, iki kız kardeşi, teyzeler, ailenin diğer fertleri, hiçkimse Bergljot’un yaşadıklarını dinlemek ve inanmak istemiyor. Romanın benim için en sarsıcı yanlarından biri bu oldu. İnsanlar maddi ya da manevi konforlarını kaybetmek istemediklerinden, kendilerine ya da başkalarına yapılanlara sessiz kalabiliyorlar, görmezden gelebiliyorlar. Çünkü yanlış bir şeyleri kabul etmenin bir bedeli var. O bedeli kimse ödemek istemiyor. Vigdis Hjorth bu romanı için ayrıca “en politik kitabım” demiş. Evet, kişisel olan politiktir. Ensest politiktir. Cinsel taciz politiktir. Kadın cinayetleri politiktir. Devlet ya da görevini yapması gereken kurumlar, insanlar bir şey yapmadıkları için bu tür korkunç şeyler devam ediyor. Ensest failleri, kadına şiddet uygulayanlar, tecavüzcüler ceza almayacaklarını biliyorlar. Bu nedenle bu suçlar hala varlığını sürdürüyor. İnsan bu suçlar karşısında sessiz kalabiliyor. Bir anne kocasının kızına cinsel istismar uyguladığını görmezden gelebiliyor. İki kız kardeş babalarının ablalarına cinsel istismar uyguladığına inanmak istemeyebiliyor. Üstelik bu kız kardeşlerden biri insan hakları konusunda çalışan bir kurumda görevli. Bir insan hakları savunucusu, konformizmi için ablasının sesini duymak istemeyebiliyor. Çünkü ödeyecekleri bedeli kaldırmaya güçleri yok. Peki cinsel istismara uğrayan beş yaşında bir çocuk nasıl bir bedel ödüyor? 15 yaşına geldiğinde, 20 yaşına geldiğinde, 50 yaşına geldiğinde nasıl bir bedel ödüyor? Neden ömrü boyunca bedel ödemek zorunda kalıyor?


“Acı çekerek iyi biri olunmaz. Acı çekerek genellikle kötü biri olunur.”

Miras, insanın ne kadar vahşi ve korkunç bir tür olduğu gerçeğinin altını bir kez daha çizdi benim için. Vicdan insanla ilintili bir kavram olabilir, ama çoğu zaman içi boş bir kavram olarak varlığını sürdürüyor. Çünkü dünya istismara uğrayan çocuklarla dolu. Çünkü dünya birbirine, doğaya ve hayvanlara şiddetin her türünü uygulayan insanlarla dolu. Vicdan hayvanlarla daha ilintili bir kavram bence…


Peki bu kadar umutsuz, çıkışsız bir roman mı Miras? Hayır aksine. Bergljot, ruhsal olarak yaralı bereli de olsa bir aile kurmayı, sevebilmeyi, sevdiği şeyleri yapabilmeyi başarıyor. Sonuçta, Miras gibi bir roman yazmanın üstesinden gelebiliyor. Evet bir yanda korkunç travmalara sebep olan insanlar var olabilir, hatta bu aileniz olabilir, ama diğer yanda hayatın korkunç yanları ile başa çıkabilmenizi sağlayan güzel insanların varlığını, yaşamın güzelliklerini de paylaşıyor Bergljot, ya da Vigdis Hjorth. Dostluk kavramının en güzel örneklerini paylaşıyor okuruyla. Bu süreçte, en kötü zamanlarda karşısına çıkan, onu düştüğü yerden kaldıran onun gibi yaralı bereli ama harika insanlar var romanda. Bunlardan biri Bo Schjerven. Bo, çok sevdiği ülkesi Yugoslavya’nın dağılmasına dair, Balkanlar Savaşı’na dair makaleler yazar, biri bir gazetede yayınlanır. Birkaç güzel övgü alır. Bir makale hiçbir şeyi değiştirmeyebilir, savaşı durdurmayabilir, ama Bo “onunla aynı fikirde olamayanları ikna etmek için