top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Yazarın fotoğrafıLitera

Ağaçlar rüya görseydi?

“İşin içine romanları katıyorsan eğer, ya âşıksın demektir ya da çok derinlemesine düşünmektesin.”

N.Banu Gümüştüs ve Peyman Ünalsın Gökhan, Oylum Yılmaz’ın, okuru, salt derin düşünceye sürükleyen son romanı Ağaçların Rüyası üzerine yazdı.



Peyman Ünalsın Gökhan

Bazı romanlar vardır; okursun geçersin. Damağında acıbadem kurabiyesi tadı bırakır. Üzerine sade bir kahve içersin, su yudumlarsın ve tat kaybolur gider… Bazı romanlar ise çeşitli baharatlarla öyle çeşnilendirilir ki, üzerine tatlı yiyip kahveni içmiş olsan da midenden yükselen baharatların rayihası ile ertesi güne kadar seninle, sende yaşar. Hani sanki bir dahaki sefere sen pişireceksin de, ne var ne yok tek tek baharatları ayrıştırmaya çalışırsın. Her denemede farklı tat çıkar ortaya, yeni keşiflere yol açar. Oylum Yılmaz’ın, Doğan Kitap etiketiyle yayımlanan üçüncü romanı Ağaçların Rüyası böyle bir roman.


Yılmaz’ın her ağacına bir anısını iliştirdiği Büyükada’yı mekân seçen, Füsun ve Nihan isimli iki arkadaşın büyümeyi, aşkı ve cinselliği keşfetme, belki de çocukken pek çoğumuzun da yaptığı, hayata bir tutam gizem katmak amacıyla metruk mekânlara girip bir hayal peşinde koşma hikâyesi gibi görünse de derininde çok daha fazlası. Bir bulmaca çözercesine merakla ve her taşın altını yoklayarak okumak lâzım. Üzerine düşünen, görmeye çalışan biz olsak da “Ağaçlar insanları görürmüş çünkü…”


Ekosistemin başrol oyuncularıdır ağaçlar. Doğanın, yaşamın sürdürülebilirliği için vazgeçilemezdir. Mamafih, insanoğlu onlardan vazgeçmeye acımasızca meyillidir; ağaçların görmediğini, duymadığını varsayarak her türlü kötülüğü yapmaktan geri kalmaz.


Oylum Yılmaz, Ağaçların Rüyası’nda, doğa insan ilişkisinin, insan denen canlının zevk için ağaçlara, bilim adına diğer türlere verdiği zararın eleştirisini yapıyor. Üzeri, küçük ahşap bir köprüden geçilen, sakura ağaçları arasında, kenarları kıvrımlı çatısıyla bir Japon evini resmeden tül bir yelpaze gibi, açtıkça desenin bütününe ulaşıyoruz.


Füsun, Nihan, Ayhan, Avi, Selim, Madam Dina, Elza, Despina; Büyükada’nın, özlem duyulan, renkli etnik kırkyamasını simgeliyor. Romanda bu bileşimi ada halkı üzerinden bize sunan Oylum Yılmaz, ister istemez daha geniş perspektifte, kültürlerin birliğini, zenginliği sağlayan Türkiye’nin etnik köken çeşitliliğini düşündürüyor. Bir arada yaşamanın, yardımlaşmanın, paylaşmanın değeri, tarihi akışta yitirilip gitti maalesef. Oldukça klişe farkındayım; ama gelen gideni aratır dediğimiz noktadayız. Bugün yaşanılan etnik değişim, maalesef kültürel yozlaşmayı da beraberinde getiriyor. Bu değişim doğayı hiçe sayan, kıymetini bilmeyen, sadece betona sarılan nesillere kapı açıyor. İklim değişiminin tek suçlusu hırsına yenilen insanoğlu.


Büyükada’nın ağaçları, simge durumundaki Rum Yetimhanesi’nin viran salonları, merdivenleri, koridorları bir gizemin koynuna alıveriyor okuru. Hayalle gerçek arasında bocalarken öncelikle karakterlere yoğunlaşıyoruz. Füsun gerçekse, Nihan nasıl bir arkadaş? Belki Nihan’ın kendi ailesinin gerçekliğini keşfetmesi için dünle bugün arasındaki köprü. Ayhan, bir aşk çocuğu olmamakla beraber, farklı dinlere mensup ebeveynlere sahip, romanın simge karakterlerinden biri. Füsun, Nihan ve Ayhan, Oylum Yılmaz’ın yüreğinden yükselen seslerin sığındığı üç (!) karakter.


Yazarın önceki iki romanı Cadı ve Gerçek Hayat’ın izlerine de rastladım bu son romanında. Cadı, bir kedi olarak çıkıyor karşımıza. Gerçek Hayat ise Füsun’un, yaşı gereği içine sürüklendiği küçük cinsel tecrübeleri anlatırken kafasındaki düşüncelerinde beliriveriyor.

“Selim’le oynaşırken dedemin tiksindiği, aptal ve içi kötülükle dolu olduğu için erkeklerin dünyasından uzakta tutulması, eğitilmemesi gereken o kadın gibi olduğumu hissediyorum.” Syf. 34


Okur, derinlikli bir başka konuya dalıyor bu noktada; kadının toplumsal konumu. Tıpkı Gerçek Hayat’ta bize hatırlattığı edebiyat kanonunun üç büyük kadın yazarı Suat Derviş, Fatma Aliye ve Cahit Uçuk gibi, bu romanda da bizi fosilleri bulan bilim insanı Mary Anning ile buluşturuyor.


Ağaçların Rüyası şiirsel, mitolojik, masalsı anlatımıyla beni yer yer başka metinlere götürüyor. Şibumi, Füsun ve Nihan’ın arkadaş grubundaki Selim’in, ki içlerinde en iri yarı ve kafası en ağır işleyen çocuk o, hayatında okuduğu tek kitap olarak karşımıza çıkıyor. Rum Yetimhanesi’nin romanda kurgulanan kullanım amacı, Kazuo Ishiguro’nun Beni Asla Bırakma romanının nesnel mekânı Hailsham’ı çağrıştırıyor bana. Romanda Füsun bir insan-çiçek olduğunu hayâl ediyor. Kendisini koklayanları zehirleyecek bir türe dönüştüğünde doğayı yok edenlerden alacağı intikamı dile getiriyor. O bölümün satırlarında, bir bilim insanının kendi kızını deneysel malzeme olarak kullanıp, ona dokunan ya da koklayanları zehirleyen bir çiçeğe dönüştürdüğünü anlatan Hawthorne’un Rappaccini’nin Kızı novellasını buluyorum.



Ağaçların Rüyası Üzerine...

N. Banu Gümüştüs


Giriş (Büyükada Serüveni)

Bostancı’dan kalkan bir motor sizi yazara götürür… Ada görünür, heyecan sarar da sizi belli etmezsiniz önce; sonra yaklaştıkça sanki yürek ağızda atar da itiraf etmezsiniz… Yazar, karşınızdadır… Yürek; adanın ağaçlarından iner, dinlemeye başlar… “Yangını bana çıkarttırıyordun; ama ateşin içine birlikte girecektik ya, yeterdi bu bana” (…) diyen kahramanın izinden bir ada yolculuğu başlamıştı da, söz, dinlemeye dönüyordu. Gizem daha ilk sayfalardan ‘ada’nın sokaklarına yayılıveriyordu. Zira “arkadaşlık, içine girip yerleşilen sonsuz bir hayranlıktı”. Bu arkadaşlığın ‘serüveni’ bir başkaydı, bir başka olmalıydı, oldu da…


Başlangıçlar hep zordur. Oylum Yılmaz, bu zora öyle güzel soyunmuş ki; nasıl bir kafa tutmak nasıl bir yürek ortaya koymak olduğunu ‘zamanın içine geri çekil’erek ve veya zamanın biraz üzerine çıkmaya niyetle okursanız keşfedeceksiniz elbet…


Gelişme (abrakadabra)

Şimdiki zamanda yolculuk devam ederken romanda bir bakıyorsunuz iş, ‘abrakadabra’ya dayanmış. Ağaçlar ve özellikle ‘kozalaklar’ girivermiş göz hizasına… Dinlememek olmaz ağaçları… Onlar sizi duyamıyor ya… Siz en yakınınızla konuşun. Ağaçların Rüyası gerçekten görülmeye değer…


Efsundan yola çıkalım; Füsun olsun biri… Nihan’a selam duralım ve girelim evlere… Saatin, saatlerinizin tik taklarında ‘yetimhane’nin duvarları dile gelsin üzerimize yıkılmadan az önce… Sonra Ayhan’ı seyreyleyelim… Füsun, Nihan ve Ayhan… Diğer kahramanları nasıl da takıyor peşine… Oysa ada, görece küçük, oradan bakınca şu koca kente, bu üç kahramanın pek de kıymeti harbiyesi yok gibi. Oysa kalın hele adada ve adım adım keşfedin adayı; o da ne, Nihan, Füsun ve Ayhan o yetimhanenin bahçesindeler işte! “Binanın yaklaştıkça devleşen, bir bakışa sığmayan manzarası” gibi, aslında unutulmaması gereken hikâyelere gitmek, dokunmak lâzım.


Geçmişiyle hesaplaşmak; hele de bir metin üzerinden hesaplaşmak ne zordur aslında… Yazar, bütün sorumluluğu alır üzerine… Yazmıştır… Farkındadır yazar, fark edilsin de ister zira; “Akıl her şeyi bilen bir oyuncudur ve sadece izleyeni eğlendirir.”


Sonuç (Yıldız, yağmur, peri ve gidiş…)

“Dünyanın en zor şeyi yan yana uzanıp yıldızların altında aynı şeyi dileyebilmekti” cümlesiyle biten bir bölümlemenin soluk alma kısmında durup düşünmemek olanaksız. Arkadaşlığın, aile ve aile bağlarının, ana karaya yakınlığı kaç deniz dakikası olursa olsun bir adanın sadece ona özgü ağaç varlığının, rüyaların, gerçeğin ve “Perşembe”lere özgü iç döküşlerin ve kimin kimsen varken bile “kimsesiz”liğin akışı söz konusu bu kitapta… Aile bağlarının ve özellikle ‘büyük’lerin gizli kalması gereken; ‘merak’ ile sarmalanan, sarmalandıkça koca bir yumak olan hikâyelerinin hangi ağacın yaprağından dökülebileceğini keşfetmek var yine bu kitapta…


Bazı başka satırları da hatırlatması var; Hikmet Birand hocanın Alıç Ağacı ile Sohbetler kitabı mesela. Satır aralarını iyi takip ederseniz başka başka kitaplar da göz kırpar size eminim.

Ağaçlar gülermiş, muhtemel, ilk akla geldiği gibi, sadece ilkbaharda değil; her dem ve kökten… Bir ağaca bakarken artık kendimize de baktığımızı, tarihi, doğayı ve insanlığı görmek gerektiğini bir de bu kitaptan okuyun.


Bitirme sözü olsun niyetiyle; Oylum Yılmaz, epigraflarla o bölümde bizi nasıl bir kuvvetli anlatımın beklediğini de çok iyi sabitlemiş. Romanın son cümlesini okuduktan hemen sonra “epigraflar” bölümünü de okumanızı öneririm. Bir başka tat alacaksınız…


AĞAÇLARIN RÜYASI

Oylum Yılmaz

Doğan Yayınları, 2023

Comments


bottom of page