• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Epik fantastik sofralarda yemek…

Fantastik edebiyatta yeme-içme ritüelleri, yemenin toplumsal ve mitolojik sembolleri... Berrin Yılmaz fantastik edebiyata damgasını vuran eserlerdeki yemek ve şölen sofralarına, epik fantastik dünyaların epik sofralarına davet ediyor bizi.


Berrin Yılmaz

Edebiyat kuramcısı Tzvetan Todorov Fantastik'te önce sorar: “Bir yapıttaki fantastik öğeler o yapıta ne kazandırır?” Ve cevaplar: “Birincisi, fantastik okurda başka edebi tür ya da biçimlerin uyandıramayacağı özel bir etki uyandırır – korku ya da dehşet, ya da yalnızca merak. İkincisi, öykülemenin emrindedir, gerilimi canlı tutar. Son olarak fantastik, bir evreni betimlemeye yarar ve bu evrenin dil dışında bir gerçekleşimi yoktur; betimleme ve betimlenenin birbirinden farklı bir yapısı yoktur.”[i]


Todorov’un ilk iki tespitini zayıf bulmakla birlikte, özellikle sonuncu tespitin, fantastik edebiyatın içinde, bir okur ve eleştirmen olarak beni özellikle heyecanlandırdığını söyleyebilirim. Dille yaratılan, dile hapsedilen ve dille özgürleştirilen bir dünya… Elbette sadece tür olarak fantastiğe atfedemeyiz bunu; edebiyatın kendisi için de rahatlıkla kurulabilir bu cümle. Lakin özellikle fantastik edebiyatta, fantastik anlatıda tüm görkemini bulmuştur diyebiliriz, gönül rahatlığıyla. Dilin kelimenin tam anlamıyla, olağanüstü dünyasında, evet her şey olasılık dahilindedir. İnsan düşüncesinin dille birleştiğinde gidebildiği yere kadar gidebilir fantezi, yani çok uzaklara, ya da çok ama çok içerilere, derinlere... İnsana asıl çekici gelen yönüdür bu kuşkusuz; olağanüstünün olağan olduğu bir dünya, sembollerin, mitlerin, göndermelerin, rüyaların gerçekten yaşanması, yaşanabilirliğinin hissedilmesi.


Fantastiğin bu dünyadan ve gerçeklik algımızdan kopuk bir düşler âlemi olarak nitelenmesi bugün artık bize nasıl sığ geliyorsa, edebi düzlemde bu dünyadan olağanüstü dünyaya taşınan, sızan gerçek öğeleri yok saymak da körlük olacaktır şüphesiz. Bu açıdan baktığımızda fanteziye sızan o gerçeklerden birinin de yemek olduğunu görürüz. Fantastik edebiyat yeme-içme ritüellerini, yemenin toplumsal, mitolojik sembollerini sıkça kullanır. Dev şölenler, ziyafetler nasıl hikâyeye hizmet ediyorsa yalnız yenen bir kuru ekmeğin de pek çok anlamı olduğunu rahatlıkla görebiliriz fantastik kurgularda, tıpkı gerçek hayatta da olduğu gibi. Kimin ne yediği önemlidir, yerken ne giydiği, ne dediği, ne düşündüğü, kendini nasıl hissettiği ve hatta nasıl yediği... Bugün fantastik dünyaya damgasını vuran önemli eserlerin bir yemek ya da şölen sofrasında başladığını ya da hikâyenin gidişatının bu tür sofralarda değişip biçimlendiğini rahatlıkla gözlemleyebiliriz. O zaman buyurunuz epik fantastik dünyaların epik sofralarına…



1- Dört gözle beklenen davet


Fantastik edebiyatın bugün artık temel eseridir dediğimiz Yüzüklerin Efendisi’nin başlangıcı büyük bir şölen yemeğini anlatır… Bilbo Baggins 111. yaşına girecektir. Ve bu şölenin, günler ne demek, aylar öncesinde hazırlıklarına girişilir. Önce Bilbo Baggins’in Çıkın Çıkmazı’ndaki o muhteşem kovuk-evinin kapısının güneyinde kalan büyük çayırda çadırlar yükselir, direkler çakılır, fenerler asılır, masalar dizilir. Çayırın kuzeyine muazzam bir açıkhava mutfağı kurulur. Civardaki bütün hanlardan ve aşevlerinden akın akın aşçılar gelmiştir. Zira çok iyi bilinen bir gerçektir ki, hobbitler midelerine fazlasıyla düşkün yaratıklardır ve onların dikkatini çekebilmek sadece ve sadece yemekten geçer. Shire ve etrafındaki hemen tüm kasabalarda yiyecek içecek ne varsa, stokları tükenecek derecede Çıkın Çıkmazı'ndaki davete gönderilir. Şölendeki büyük çadırın içinde ise daha da özel, “küçük” bir yemek sofrası kuruludur. Bilirsiniz; Gandalf gelir, havai fişeklerini atar, Frodo da tabii ki oradadır, bu 144 kişilik küçük yemek sofrasının başında hobbitler keyifle ve delice yemeklerini yerler, derken Bilbo o meşhur konuşmasını yapıp aniden ortadan kaybolur, şölen sofrasında tabaklar hâlâ yemek doludur ve destansı fantastik hikayemiz işte böyle başlar![ii]


Birinci kahvaltı, ikinci kahvaltı, öğle yemeği, beş çayı, birinci akşam yemeği, ikinci akşam yemeği, ikinci akşam yemeği üzeri tatlısı… İşte bir hobbitin günlük hayatı! Boğazına ve konforuna delicesine düşkün bu kendi halinde ve keyfinde yaratıkların Orta Dünya’nın en büyük macerası içinde oynadıkları başrol nereden gelir peki? J.R.R. Tolkien, neden kendi yarattığı fantastik dünyasının kıyısında kalmış bu ufak tefek yaratıkları devleştirmiştir? “Kahramanın yolculuğu” adını verdiğimiz temel izlek üzerine kurulu fantastik kurgunun yapısında saklıdır cevap. Her yolculuk kuşkusuz bir dönüşüm hikâyesidir. Lakin işin sırrı kendinden, “kendi oluş”tan tamamen vazgeçmeden, “kendi”ni kaybetmeden dönüşmekte yatar. Ve bu sorulara verilecek ikinci kati cevap ise kuşkusuz şu olacaktır: Hayatın kıyısında yaşadığı düşünülen, çok ama çok önemsiz dediğimiz ruhlar da bütün dünyayı dönüştürecek güce pekâlâ sahip olabilirler. Yeter ki kendilerini dönüştürecek güce ve iradeye sahip olabilsinler.



İyilik de kötülük de boğazdan geçer!

Yüzüklerin Efendisi’nde Frodo’nun ve Hobbit’te[iii] Bilgo Baggins’in bu dönüşümünü okuruz. Tam anlamıyla orta sınıf burjuva konformizmine batmış iki karakter, tüm alışkanlıklarına sırt çevirerek rahat evlerinden dışarı çıkar ve maceraya atılırlar. Yemeğin bu anlamda elbette sembolik bir rolü vardır. Dönüşüm hikâyelerininin en harika örneği olan Gollum gelir hemen aklımıza. Yüzüğün ve aslında gücün kölesi olan eski hobbit Gollum, Dumanlı Dağlar’ın diplerindeki mağaralarda yaşar, toplumdan kopar ve elleriyle tuttuğu balıkları canlı canlı, çiğ çiğ yiyerek hobbitlikten çıkıp bir tür paçavra-canavara dönüşür. Orta Dünya’daki en üst