top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Yazarın fotoğrafıLitera

Öykü: Babam Öldü Mü?

"Koskoca evrende birini yalnızca benim tamamıyla anlayabiliyor olmam, o varlığın üzerime yığdığı sorumluluğu kat be kat arttırmaz mıydı?"


Başar Yılmaz


“Babam öldü mü???”

Gözlerindeki sabırsız merakla, öncesinde sayısız kez bunu sormasına rağmen, acil bir yanıt arıyordu. O gün yürüdüğümüz yolda, ben de ilk kez bu sorunun gerçek cevabını düşünmeye karar verdim.

Sahi, sence ölmüş müydün? Öldüysen ne zaman olmuştu bu? Hatırlıyor muydun?

Bunları o an düşünmeye vaktim olmadığını, her sabırsızlandığında yaptığı gibi, bileğimi tırmalayarak hatırlattı.


“Öldü mü ölmedi mi, sen söyle!”

“Ölmedi!”

“Neden?”

Neden ölmediğini değil, ölmediysen eğer neden yanımızda olmadığını merak ediyordu. Bu sorunun anlamını ilk anda benim dışımda kimsenin anlayamayacak olması gerçeği tüylerimi ürpertti. Koskoca evrende birini yalnızca benim tamamıyla anlayabiliyor olmam, o varlığın üzerime yığdığı sorumluluğu kat be kat arttırmaz mıydı? Anne olmaktan da ağır bir mesuliyetti bu, nasıl ürkmezdim?


Olduğu yerde sertçe ve birkaç kez zıplayarak suskunluğuma isyan etti. Suskunluktan ziyade onun gözünden kayıtsızlığıma… O esnada onu tam anlamıyla anlayabilme halimden emin olamadığımı hissettim. Onu bir bütün halinde kimse anlayamazdı, doğrusu buydu. Bunun, bir önceki düşünceden daha fazla içimi yaktığını fark etmem çok kısa sürdü. Belki de o kadar kısa değildi; bu varsayımlarla boğuşurken ilgisinin yürüdüğümüz yolun ilerisindeki parka kaymış olması belli bir zamanın geçtiğini gösteriyordu.

“Bu pağta didebiliy miyizzz?”


Park değil mi? En sinirli anlarında dahi onu teskin edebilecek yegâne yer. Bu özelliğini hatırlayabileceğinden emin olamadım. Ölmediysen eğer, hatırlar mıydın bunu? Emin olamadığım pek çok şeye bir yenisi daha eklendi.

Başımla onaylamamla birlikte tabana kuvvet koştuğu park yolunda karşısına aniden bir duvar çıkmış gibi durdu. Fark ederek irkildiği şeyin ne olduğunu görmeden tahmin edebildim. Üstelik çığlığını duymadan, saliselik bir zaman aralığında yapabildim bunu. Bunu başarabiliyor olmak, bir öncekinin aksine ruhumu onarabilecek taze bir kuvvet hissettirdi.

“Töpet, töpet, töpet !!!”


Sen yanındayken veyahut ölmeden önce diyelim, köpekten korkuyor muydu? Bunu da hatırlamaya zorladım kendimi. İşte bunu hatırlıyordum bak… Gittiğimiz piknik alanında büyük de sayılabilecek bir köpekle şakalaştığınızı, onunla oynarken benim yüreğim ağzıma geldikçe “karışma, o da korkar sonra” demeni, onun attığı kahkahaları, onu köpekle izlerken ortaya çıkan hınzır gülümsemeni, gülümsemenle beliren dudağının kenarındaki ufak gamzeyi… Tüm bunları hatırlıyor olmama hem sevinip hem de öfkelendim. Yanımızda olsaydın veyahut yeniden canlansaydın diyelim, onun köpeklerden korkmasına benim yol açtığım yargısına kapılacağını düşünmem zor olmadı.


“Anne! Töpet vağ!!”

Köpek vardı evet. Ama ben belki de ondan daha çok korkuyordum. Üstelik köpek sadece bir çınar ağacının gölgesine uzanmış haldeyken… Hayvanın o anki tek gözle görülür eylemi az önce duyduğu çocuk çığlığını anlamlandırabilmek için başını birkaç kez sağa sola çevirmekti üstelik.


Yanımızda olmanı veyahut yeniden canlanmanı istediğim bir kahrolası an daha yaşıyor olmanın öfkesini hissettim. Bu farazi düşüncemden ziyade zihnimin kör bir noktasından gelen zayıflık hissi öfkemi katladı.

Hakikaten, zayıf mıydım ben?

Böylesi anlarda insanların garipseyen ve kınayıcı bakışlarına aldırmamaya çalışırken, o uyuduktan sonra tırmaladığı bileklerime merhem sürerken, daha bir saat önce sınıf öğretmeninin yüzüne kondurduğu usanmış ifade ile onun hiçbir şeye ayak uyduramadığını dinlerken de zayıf mıydım ben?


“Ditsin, bu töpet ditsin!!”

Ayağa kalkan sokak köpeği ön ayaklarını arkaya doğru esnetip gerindi. Sese uyanmış, keyfi bir miktar kaçmıştı ama yine de çok dert etmiş gibi görünmüyordu başta. Fakat o tekrar bağırdığında tedirginliği artmaya başlamış olmalı ki birkaç adım atarak onun tarafına yöneldi. O ise hevesle koştuğu yoldan aynı hızla geri dönerek bacaklarıma yapışmıştı. Kalbinin atışını, vücuduma hizalandığı karın boşluğumda hissettim. Bir elimle sırtını diğer elimle başını sarmalamışken ikimizin de iyiden iyiye korktuğu gerçeği bir tarafa o anın hazzını duyumsadım. Normalde birinin ona sarılmasından nefret ettiği için nadiren yaşayabildiğim o anın biraz daha sürmesini istedim bencilce. Hem de çok korkmama rağmen. O halde o kadar da bencilce bir istek sayılmazdı bu.


“Delmesin töpet, ditsin, ditsin!”

Sokak köpeği yaklaşıyordu fakat ona şirinlik katan ritmik yürüyüşünden kastının zarar vermek değil de ilgi edinmek olduğunu tahmin ettim. Belki de bana böyle hissettiren şey o anki durumumuzdan kurtulmak için açığa çıkarmaya çalıştığım güç ve irademdi. Senin her zaman küçük gördüğün, dalga geçtiğin, yargıladığın, hakkında peşin hükümler verdiğin ve en sonunda benimle beraber infaz edip yok saydığın güç ve iradem…

Zayıftım ben, bu desteğe muhtaç çocuğun da zayıf olmasına sebep bendim. Kusurlarına, öfkesine, uyumsuzluğuna, telaffuz edemediği harflere, yapamadığı yapbozlara, ifade edemediği duygulara, aldığı tanılara ve daha birçok şeye sebeptim. Sana göre hayatının hiçbir döneminde yakınından bile geçmeyi istemeyeceğin kurumuş, meyvesiz, uğursuz bir ağaç vardı ve içinden doğup köklerini saldığı toprak bendim.


“Dit, delme töpet!!”

“Hadi gel, evimize gidelim.”

“Pağhta oynıcam ben!”

Hayvan huzursuzlanıp havlamaya başladı. Gözlerimi çevrede dolaştırdım ama yakın civarda hiçbir yetişkin göremedim. Sadece gitmek istediği parkın salıncağındaki on yaşlarında bir çocuk, sallanmayı bırakıp ayaklarını yere dayamış bize bakıyordu. Korkudan neredeyse gövdemle bütünleşmiş bir halde köpeğe bakamadan sayıklıyordu. Aramızdaki mesafe artık neredeyse üç adımdı. Hüküm giydiğimiz zayıflığımıza ve o zayıflığın yol açtığı korkuya mesafemizdi bu. Üç adım sonrası, senin bizden kaçarak yarattığın o ucu bucağı olmayan uzaklığın kaynağıydı.

“Şişt. Uslu ol bakalım!”


Tam başını kaldırıp sözlerime tepki gösterecekti ki kendisine değil, o üç adım ötemizdeki köpeğe bakarak söylediğimi anladı. O an gözlerindeki korku, yerini şaşkınlık ve umuda bıraktığında içimde taze bir kuvvet yeşerdi. Köpek sustu; gözlerinde beliren benzer şaşkınlığı gördüm. Yere çömelip elimi uzattım. Bu kez arkama geçip kollarını oradan boynuma doladı. Köpekse sanki arayıp bulamadığı bir şefkate kavuşmuş gibi başını havada asılı duran elime yaklaştırdı. Tüylerini parmaklarımda hissettim. İlk defa bir köpeğe dokunduğumu bilmeme rağmen hissettiğim huzur ve güvene şaşırdım.

“Bak, sevdiriyor kendini, bizimle tanışmak istemiş.”

Boynuma doladığı kollarını usulca gevşetti. Sol kulağımın arkasından hissedilen nefesinin hızı giderek yavaşladı.


“Bu ısığığ mı ısığmaz mı? Sen söyle!”

“Hiç ısıracak gibi duruyor mu? Bak nasıl sevdiriyor kendini. Sen de sevmek ister misin?”

Kollarını boynumdan tamamen çözüp, yanı başımda köpeği okşayan parmaklarımı izlemeye koyuldu. Ne olur ne olmaz diye kolumu hafifçe tutarak baktı bir süre.

“Şimdi istemem, sonğa.”


Köpek, beslendiği ilgiye doymuş olmalı ki usulca arkasını dönüp bizden ve parktan uzaklaştı. Hiç konuşmadan arkasından baktık bir süre. Karşıdan gören biri için alelade, benim için ise imkânsız görünen yaşadığım o son birkaç dakikanın heyecanı yeni ortaya çıkmış olacak ki kalbim hızla çarpmaya başladı. İçimde engelleyemediğim bir dürtü ile ona sarıldım. Birkaç saniye de olsa kıpırdamadan ve beni itmeden sarılmamı kabul etmesi sevince boğulmama yetti. O eşsiz ânı, geriye çekilip, aşina olduğum o merak duygusu ile açılmış gözlerini bana dikerek sonlandırdı. Sanki çoktandır sormayı düşünüp bir türlü fırsat bulamadığı soru aniden aklına gelmiş gibi baktı. Bu bakışı tanıdım.


“Babam öldü mü, ölmedi mi? Sen söyle!”

Bu kez seni hatırlatan şey, böyle bir durumda senin yaptığın şeyi yapabiliyor olduğumu ilk kez görmesiydi. Onun ruhunu kavrayıp, onu bir tek benim anlıyor olmam hali beni bu kez tedirgin etmedi. Bilakis, damarlarımda sarsılmaz bir güç hissettim ve senin zayıflığının hükmüne vardım.


Ne diyordum ben? Sahiden, sen ölmüş müydün? Öldüysen ne zaman olmuştu bu? Onu ve beni yüce mahkemende yargılamaya başladığın an mı yoksa verdiğin hükümle bizi infaz ettiğinde mi? Belki de az önce ölmüştün sen.

Sorusunun cevabını beklemeden, dakikalardır kavuşmak istediği parka doğru koşmaya başladığında düşündüm bunları.

“Belki de öldü” dedim. “Kim bilir…”

Comments


bottom of page